5 Nisan 2014 Cumartesi

Sona Doğru

Sona Doğru

“Bismillahirrahmanirrahim”
Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

“İnsanların hesap görme günü yaklaştı. Onlar ise hala gaflet içerisinde yüz çevirip aldırmıyorlar.” (Enbiya-1)

“Yaklaşan yaklaştı” (Necm-57)

“Onlar (kendi aralarında) çekişip dururlarken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar. O zaman artık ne bir vasiyette bulunabilirler ne de ailelerine dönebilirler” (Yasin 49-50)

“Onlar artık kıyametin ansızın gelip çatmasını mı bekliyorlar. Muhakkak ki onun alametleri gelmiştir (ama öğüt almıyorlar) Kıyamet kendilerine gelip çatınca öğüt almaları ne fayda verecek?” (Muhammed-18)

“Sura üfürülmüştür. Artık bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkmış Rablerine doğru akın akın koşuyorlar.” (Yasin-51)

“Rablerinin huzurunda durdukları vakit hallerini bir görsen! Allah diyecek ki; “Nasıl? Şu dirilmek gerçek değil miymiş?” Onlar; “ Evet. Rabbimize and  olsun ki gerçekmiş.” diyecekler. Allah; “ Öyleyse inkar ettiklerinizden dolayı tadın azabı”diyecek.” (En’am-30)

“Kıyamet günü onların her biri Allah’ın huzuruna tek başına çıkacaklardır” (Meryem-95)

Ve Rabbin Huzurundasın !

Biz aciz ve zavallı kullarını böylesi muhteşem bir kitap ve yaratılmış olanların en şereflisi, Alemlerin Efendisi, Sevgililer Sevgilisi Habibullah (s.a.v) ile uyardığı için alemlerin Rabbi olan Allah (c.c)’a sonsuz şükürler olsun. Rabbim bu Ayet-i Kerimeleri hakkıyla idrak edip rızasını kazanacak şekilde tatbik etmeyi de cümle Ümmed-i Muhammed’e nasip etsin. Amin

Ayetler, ayetler, ayetler… Nebiler Nebisi, Alemlerin Efendisi (s.a.v)’nin uykusundan yürüyüşüne, üslubundan oturuşuna kadar detayı elimizde mevcut veriler. Bizler ümmetiz değil mi? Nasıl bir ümmet? Ne kadar ümmet? Buraya  iç açıcı, umut vaat edici çok hoş şeyler yazmak isterdim. Ama maalesef sokaklar, caddeler realitenin yüzü. Konuşulanlar, umulanlar, kişilerin kendilerine yakıştırmaları yahut zannetmeleri suret. Asıl olan sözün bittiği noktada gözlerin gördükleri. Ne garip değil mi? Hemen hemen her insan ölümü asla ama asla aklına getirmiyor ve yarının da dün gibi geleceğini hatta daha da iyi olacağını umut ediyor. Hatta bir çoğu elindeki 1 lira ile bakkaldaki şeker ve çikolata reyonunu kapatacağına emin çocuk saflığında öyle olacağına canı yürekten inanıyor.  Elbette umut etmek güzeldir. Ama umulanın realist olması, sonunun da başı gibi olmasını büyük ölçekte destekler öyle değil mi? Tasarlanan umutlar ne kadar büyük beklentiler içerirse işlerin sarpa sarıp kontrolden çıkması durumunda hasarın da o kadar büyük ölçekte vuku bulacağının kanıtı değil midir? Bir fidanın yıkılması ile bir çınarın yıkılması aynı titreşim dalgalarını mı oluşturur yeryüzünde? Elbette hayır. “Yarın Cengiz ile sergi açılışına gideceğiz.”.” Önümüzdeki hafta işleri toparlayıp tatile çıkacağım.” Planlar, hedefler, umutlar.. Ya hiç hesapta olmayan realite, Murad-ı İlahi? Ve flash patlar, bambaşka bir alem, bambaşka bir hayat. Ne güzel söylemiş şair. “Gidiyorum dostlar. Sınırlı olmayan zamana, sınırı olmayan mekana gidiyorum.” Hiç düşünmek istemediğimiz, o konuda hiçbir planımızın olmadığı, tamamen “olunca bakarız” mantığında adım adım bize yaklaşan en büyük realite, ayetlerin, hadislerin ışığında çoğumuzun öteki alem diye tarif ettiği, hayatın en büyük realitesi. Hakiki alem. Sonsuz alem. Bu dünyanın son buluşu ve çok daha gerçek, hiç bitmeyecek bir alem.

Cenab-ı Hakk, kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bizi her konuda olduğu gibi mutlak gerçek olan kıyamet konusunda da ve dahi sonrasında başımıza nelerin geleceği konusunda da uyarıyor. Azıcık aklı olan beşer, emin olun sadece  Meryem Suresi 95. Ayeti okuduğunda dahi dehşete kapılır. Rabbin huzurunda tek başınasın. Haydi hayal et. Kapat gözlerini ve 10 dakika, sadece 10 dakika hayal et. Yaptıklarını, yapamadıklarını, bildiklerini, bilmediklerini hayal et. Mazeret var mı? Haydi bakalım, orada söyleriz mazeretlerimizi. Eğer konuşabileceksek. Eğer dehşetten dilimiz dönecekse.

İslam'ın Truva Atları

Namaz kılmayanlar. Kılıyorum sananlar. Yalan konuşanlar. Mevzu bahis kendi çıkarları olduğunda Allah(c.c)’ın ayetlerini ters yüz yapıp kendine lehine yorumlayanlar. Verdiği sözden cayanlar. İnsanların umutlarıyla, hayatlarıyla, gelecekleri ile oynayanlar. Başkasının hakkını yiyenler. Ego (nefs)ları için seksen takla atanlar. Son zamanlarda hemen hemen her platformda oldukça sık rastladığım “aman o ne der, şimdi insanlar bana cephe alır, tepki çekerim, insanlar benden uzaklaşır, sevenlerim azalır, makamım mevkim tehlikeye girer vb” endişelerle Allah (c.c)’ın doğruları tümden yahut yumuşatarak, bir kısmını yada bir çoğunu değiştirerek menfaat sağlama derdinde olanlar. Komşularının, arkadaşlarının, eşrafının, binbir fırıldakla haksız kazanılmış suni sevenlerinin, hatta hatta daha da yakınındakilerin ne düşüneceğini, bakış açısını, birinci dereceden çok bilinmeyenli doğrudur belleyip, doğru budur ben biliyorum zannederek yaşayan, kendi doğrularını henüz doğuramamış, atalarının örf-i ve şer-i tabularını T.C Anayasasının ilk üç maddesi belleyip, o diyorsa doğrudur diyerek onların doğrularıyla amel edenler. Daha da elimi, kendine ait sandıkları kiralık hayatların tapusuna sahip olduklarını zannederek, Çin malı asaleten hayatları Alman malı diye bilip, gerçeklerin zerre farkında dahi olmadan emaneten yaşayanlar. Büyüklere masallar. Uyuyun uyuyun.

Evet, size söylüyorum. Ehl-i Müslim kisvesiyle, dışarıdan bakıldığında sünnet-i seniyye üzere, içinde binbir fırıldak çeviren hacılar, hocalar. Sayılarınız yadsınamayacak kadar çok ne yazık ki. En tehlikeli insan nedir biliyor musunuz? Yanlış bildiğini doğru sanarak onunla yaşayanlar. Evet evet, bir insan çocukluğundan beri telkinlerle bir şeye inandırılır. O bunu yüzlerce kez hatta binlerce kez duyduğu için artık bunun kemikleşmiş doğru olduğuna inanır. Oysa bildiği ona öğretilen tamamen yanlıştır. Fakat öğreten kişiler o insanların hayatında öylesine sarsılmaz makam ve mevkidedir ki kişi onun söylediğini sarsılmaz doğru beller ve hatta çoğu zaman sorgulamaz sorgulayamaz bile. Bu onun için tabudur. Sorgularsa suçluluk duygusuna kapılır ve sorgulamanın ilk safhasında ruh ve beyin bir sıfır yenik başlar. Şartlanmıştır artık. Örfi anonim kuralları ve kaideleri kendi doğrularıyla harmanlayıp çoğu zaman din bazen de adab-ı muaşeret diye beyinlere zerk edip kendi hayatlarını başkalarında yaşatma emelini bazen okulda öğretmen bazen sosyal çevrede bir bilen bazen çok yakın akrabadan yaşı kemale ermiş bireyler üstlenir. Değerli dostlar, benim için yazılarımdaki başarının somut ederi, yazılarımın yüzbinlerce okuyanının olması değil, yüzlerce okuyan içerisindeki 2 kişi üzerinde ciddi manada farkındalık yaratıp, yanlış bilinenlerin doğrularla trampa edilerek, düşünsel ve işlevsel tatbikatını gerçekleştirebilmektir. Bu sebeple, bu paragrafta size anlatmak istediğimi dilerseniz gelin çok ciddi yaşanmış somut örnekle ispat edelim.

Colin Luther Powell. Tanımayanınız yoktur eminim. Jameika asıllı bir ailenin bireyi.1989-1993 yılları arasında ABD Genel Kurmay Başkanı. 2001-2005 yılları arasında ABD Dış İşleri Bakanı. 11 Eylül saldırıları henüz tasarı aşamasındadır. Amerika ekonomisi ciddi tehlike altındadır ve acil kaynak yaratılmalıdır. Bunun içinse en iştah açıcı materyal petroldür. OPEC ülkeleri arasında Suudi Arabistan ve İran'dan sonra petrol üretiminde üçüncü sırada bulunan Irak en kolay ve hızla sindirilebilecek lokmadır. Hedefe ulaşmak için meşru bir gerekçe uydurulmalı ve ivedilikle Irak petrollerine el konulmalıdır. Irak'a saldırılıp işgal edilmesi için ise dünya kamuoyuna elbette "biz petrolleri emmeye gidiyoruz" diyemeyecekleri için, en meşru gerekçe olan terörü yaratıp ABD halkını korkutmak dolayısıyla "bakın bizim kalbimize hançer saplayanları yakalamak için dünyanın asıl kalbine, Mezopotamya'ya iniyoruz" denmelidir. Bu işin ateşleme mekanizması olarak da World Trade Center  tasarlanmıştır. Saldırıyı tasarlayan ABD li para babalarının tetikçisi telefonla Powell ile çok gizli görüşme yapar. Konuşmanın içeriği, bu saldırıları İslami unsurların gerçekleştirdiği terörist bir saldırı olduğunun ABD halkına nasıl inandırılacağıdır. Çünkü ABD hava güvenlik sistemlerine takılmadan, dünya ticaret merkezlerine böylesi bir saldırının gerçekleştirilebileceğine 5 yaşında çocuk bile inanmaz. Bakın Powell telefonda ne diyor. " Saldırılardan bir ay önce başlayarak her gün, küresel terör ve küresel terörün tehlikelerini defalarca, bıkmadan, yılmadan televizyonlarda işleyeceğiz. Bir şeyi ne kadar çok tekrar ederseniz, insanların bunun doğruluğuna o kadar çok inanır."  İnsan psikolojisini, kitle psikolojisini 30 yıllık profesyonel bir psikologdan çok daha iyi bilen bu insanlar bakın ne diyor. Başka söze ne hacet. Bu yaşanmış acı örnekle eminim ne demek istediğim çok daha iyi anlaşılmıştır.

Konu çok derin ve acı  son derece de ciddi sentezleri barındırıp , sosyal handikapları içermesi hasebiyle şimdilik teğet geçip asıl meramımıza döneceğim. 

Hayatta hiç bir şey ama istisnasız hiç bir şey göründüğü gibi değildir. Aslında yazacak, sıralayacak o kadar çok madde, o kadar çok değişik rengi barındıran zümre var ki. Bu konuya bir başka yazımda, Allah (c.c) ömür ve sağlık verirse, İslam’ın Truva atları olmaları hasebiyle detaylı bir şekilde ayrıca değineceğim inşallah. Taklacı güvercinleri sizlere, çok çarpıcı, bizzat yaşadığım, gördüğüm delillerle anlatacağım. 

Kantarın topuzunun zerre haksızlığa eğilmeyeceği bir mizanda yargılanmadan evvel kendimizle baş başa kalıp, adil şekilde yargılamalıyız kendimizi. Eğer bu gün yargılamazsak, yarın ilah-i huzurda başımıza nelerin geleceğini tahmin bile  edemeyiz. Annenin evladından kaçacağı o dehşetli günde, ne yaman bir halde olacağız. O yargılanma, yaptığımız zerreden hesaba çekilme gününde, inanın bana burada ne olduğumuz, malımızın çokluğu, sırtımızın pekliği, adımızın önünde yazan unvanımızın kalınlığı, ağırlığı, zerre kadar bize iltimas sağlamayacak. Aksine, kılın kırka yarılıp her bir parçasının da micro zerrelerine ayrıldığı, hiç kimseye zerre haksızlık yapılmayacak olan mahkemede, üzerimizdeki sorumluğu, hakkı, hukuku misliyle artıracaktır. Neden? Konu başlığı çok çünkü.  Artık nasıl verilir onca meselenin hesabı yaşarken anlarız. Rabbim! sen bize merhamet et. Rabbim! sen bize acı. Bize İslam şuuru, Resulullah (s.a.v) ahlakı ver. Amin.

Kimlikte Müslüman Kimliksiz Müslümanlar !

Biraz detay bakarsak aslında, çok kısa bir hayatı “işte geldik gidiyoruz” şekliyle yaşayamıyoruz. Evet, yaşayamıyoruz. Dünyevi çıkarlarımız, egolarımız söz konusu olduğunda, menfaat sağlayacaksak eğer sineğe bypass ameliyatı yaparız da, mevzu İslam olunca, mesele  din olunca, Allah (c.c)’ın emri olunca nasıl down sendromuna bağlıyoruz bunu bir anlasam, ah bir anlasam. Konu Allah (c.c)’ın ayetleri olunca, sen ben iki saniyede hemen nasıl Papua Yeni Gine’deki  Toulambis şefi Omua’ya evriliyoruz bir anlasam. Dil lal oluyor, beyin bıngıldaktan üfleme yapıyor. Sanırsın bu galaksiden değil.
Bakın dostlar. Lafın en ciddisi şaka yoluyla söylenir. Şakacıktan Papua Yeni Gine falan filan, şirinlik olsun diye yazmıyorum bunları. Emin olun tamda öyle oluyor. Sorarsan herkes imanı bütün ehl-i İslam, bildiğin cennet kuşu.

Durum hiçte öyle değil. Yargılayın bakın. Şer’i hukuka göre koyun amellerinizi mizana, bakın topuza. Yaşantımıza bakarsanız eğer, kahir ekseriyetimiz Ne Müslüman ne Hristiyan.. Kesinlikle öyle. En acısı da sanıyoruz. Yaşadığımızı sanıyoruz. Müslüman olduğumuzu, doğru olduğumuzu, doğruları yaşadığımızı sanıyoruz. Meşhur “Sanal” alem hayatımızın tamda kendisi. Sanıyoruz ve alıyoruz. San ve Al. Birini tanıyoruz. Doğru olduğunu sanıyoruz, bizi yarı yolda bırakmaz sanıyoruz ve alıyoruz. Biriyle ortak ticaret yapıyoruz. Bize kazık atmaz sanıyoruz, inanıyoruz ve alıyoruz. Namaz kılıyoruz, kılarken 81 vilayeti dolaşıyoruz, kıldık oldu sanıyoruz. Evet, her şeyi ama her şeyi öyle sanıyoruz. Ona inanmak istiyoruz belki de.
Müslüman  yalan konuşur mu hiç? Müslüman  Allah (c.c)’ın emrine itaatsizlik eder mi hiç? Müslüman sözünden cayar mı hiç? Müslüman başkasının rızkına elini uzatır mı hiç? Müslüman Allah (c.c) hoşlanmayacağı bir işin içinde olur mu hiç?

Efe ile Yorgo'nun hikayesi gerçek midir efsane midir bilinmez ama kişilik kayması, modernize siyasi üslupla pek moda eksen kayması diye tanımlanır durumun aslı. Hah işte, tam da o dur halimiz. Bir başka şekilde realize edecek olursak eğer, sözüm ona Müslüman, Düsseldorf’ta mukim Kemal efendi ile Clara arasında geçen aşk pazarlığında cereyan eden durum, bakalım sosyal yapıtaşımız mı, değil mi? Son 100 yılda o hale evrilmedik mi, anlatayım da siz karar verin.

Bizim Kemal Efe 30 lu yaşlarda bıçkın gurbetçi gencimiz, pek bir aşık olduğu Clara ile evlenmek ister. İster de hadi gelin, gelin adayımızı ikna edin kolaysa. Neden mi? Efendim, ithal gelin adayımız deisttir ve kimlikte Müslüman kimlik bunalımlı Kemal Efemizin dini pek bir endişeye gark etmiştir kızımızı. Durum tam bir kangren halini alır ve Kemal Efe sevdiği kızı Alamanya’nın pek meşhur randevu mekanı Pup’a davet eder ve başlar ikna turlarına.

Hayatımlar, canımlar, aşkımın yazılmamış efsanesinin leylası, pembe pancurlu yuvamın HD görüntüde 30 bin megapixel çözünürlüklü rüyası komplimanları kızımızı santim yerinden oynatamaz. Oynamaya meramı yoktur ve yeri de dardır ayrıyeten. ( Doğrusunun panjurdur bu arada J ) İşin şakası bir yana, gerçek manada Efemizin demir kıran çabalar netice vermez ve ithal gelinimiz ağzındaki baklayı çıkarıverir. Sorunun İslam olduğunu ve bu durumun onu son derece korkuttuğunu anlatır bıçkın aşığa. Ve Kemal Efe alır eline mikrofonu. Yahu der ve devam eder;
-     Yahu ne var Müslüman oluşumda? Nedir sorun senin için bu kadar? Sevgimin büyüklüğünü görmüyor musun? Sorun nedir?
-          Kema’lim Ediz Hun’um. Kemal’im Kadirizm felsefem anlamıyorsun sen
der ve devam eder;
-          Sen Müslümansın ve ben Deistim. Sizde içki haram.
-          Aaaa. Sorun bu mu? Bak canım birlikte bira içiyoruz ya!
Kız 10 saniye düşünür ve
-    Haklısın. İçiyoruz. Ama sizde namaz dinin emri. Ben kılmam senin kılman da beni rahatsız eder çünkü üzerimde psikolojik baskı hissederim.
-          Aşk olsun Clara. Sen beni hiç namaz kılarken gördün mü?
-          Yok doğru görmedim. Ama sizde örtünme var. Ben örtünemem. Asla
-          Birtanem! Bak sen benim kız kardeşlerime, onlar örtülü mü?
-          Yok değil. Haklısın.
Der ve masadan kalkar. “En azından ben bir şeye inanıyorum. Senin ne …k olduğun belli değil, ben bulunduğu zemine göre renk alan bukalemunlarla hayat geçirmem” der ve kalkar gider. Şaka mı yapıyorum sanıyorsunuz? Çıkın sokağa bakın şaka mı gerçek mi? Gelin ramazan da Kadıköy Rıhtım Caddesinin üst taraflarına bakın. 100 yıllık adını değiştirip barlar sokağı olan, adını Osmanlı da şer-i hukuku eksiksiz tatbik eden kadılarımızdan alan yere gelin bakın. Şehir efsanesi mi, yoksa gerçeğin ta kendisi mi. Gelin bakın. Sona doğru gidiyoruz derken, bir ikinci bölümün olduğunu ve esas oğlanın Clara ile uzlaştığını sanıyoruz değil mi? Yılan ile dervişin kıssasında  “ Bende bu evlat acısı, sende bu kuyruk acısı olduğu müddetçe asla” olduğu gibidir vuslat. Şuurla toparlanma, bizi sonsuz uçuruma çeken stabilizeden çıkıp, hak yolda dik durmanın zamanı ne zamandır? Flash patlayınca mı? Flash patladığında fotoğraf çekilmiştir ve artık poz değiştiremezsin. Gözlerim kapalı çıktı, 333 diyecektim tam çekerken sızlanmaları hiiiiçç işe yaramaz artık.  

Kedidir Kedi

Çok az kaldı değerli dostlar, hem de çok az. Bundan 1400 sene önce, Alemlerin Efendisi Resulullah (s.a.v) sahabe-i kiram efendilerimizle konuşurken, mübarek işaret parmağı ile orta parmağını kaldırıp “İşte ben kıyamet ile böyle (yakın) gönderildim” buyurmadı mı? 1400 sene önce böylesi yakın iken kıyamet, şimdi nedir sizce?

Allah (c.c) Ayet-i Kerime’de ne buyuruyor? Onlar kendi aralarında çekişip dururlarken, ansızın kendilerini yakalayacak kıyamet demiyor mu? Bakın, şu an dünyanın ve insanlık aleminin haline. Her şey bize olanı, olacak olanı adeta haykırıyor. Ama bizler yine Ayet-i Kerime’de olduğu üzere bunlardan gafiliz. Artık daha neyin olmasını bekliyoruz? Zaman Ebrehe zamanı değil. Semud ve Ad zamanı da değil. Ve uyarıcı da gelmeyecek. Peki biz neyi bekliyoruz? Hakkıyla ima edip, hakkıyla tatbik edip, böylesi fena bir zamanda, Allah (c.c) dinini yaşamak ve dahi hizmet etmek için neyi bekliyoruz. Yeryüzünde, özellikle İslam coğrafyasının başına sağnak sağnak yağan kan ve ölüm böylesi ayyuka çıkmışken neyi bekliyoruz? Konu üzerine 500 sayfa yazı yazılabilecek iken, ben yine lafın tamamı deliye denir cihetinde, anlayana susuyorum sadece. Kana kana susuyorum hem de…….

“Ey İman edenler! Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz (  İslama ve Müslümanlara yardım edip, Allah’ın emrini tutar dinini uygularsanız) Allah’ta size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed-7)

Peki ama nasıl?

Anonim bir sözdür bilirim, lakin benim ilk kez cennet mekan babaannemden duyduğum “uşağum kabahat ipekten gömlek olsaydi oni kimse sirtına giymezdi” sözü aklıma geldi. Yahu, camide, sohbetlerde, hocalar kendilerini parçalıyor adeta, ama bakıyorum cemaate herkes “kedidir kedi” mantalitesinde. Biri de çıkıp “evet bu adam bizden bahsediyor” dese, orada düşüp bayılırdım herhalde. Yahut “ Sen ne dürüst bir adamsın elini öpeceğim” derdim emin olun.

Dini yaşamak, Allah (c.c)’ın dinine hizmet etmek nasıl oluyor? Haftada bir Cuma namazına gelmekle yahut 5 vakit namaz kılmakla oluyor mu? Bir önceki yazımda namazın ehemmiyetinden uzun uzun bahsetmiştim.

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarında gafildirler” (Maun-4/5)

“Ey Muhammed! Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak ( namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızın hepsini bilir.” (Ankebut-45)

Ayet-i Kerimelerini açarak üzerinde konuşmaya ve bu günkü hal ve gidişatımızla anlamaya çalışırsak, binlerce metre ipekten gömleklerimiz olur ki çırılçıplak kalırız da bir çocuk kral çıplak demez, diyemez. Bunda hiç kuşkum yoktur. Nasıl mı?

Allah’ın Resulü (s.a.v) hayatta. Ve ayete bakar mısınız? Yazıklar olsun o namaz kılanlara. Aradan 1400 sene geçti. Şimdi diğer ayetle ikisini korele edelim. O namaz ki sizi bütün kötülüklerden, hayasızlıktan alıkoyar. Öyle demiyor mu ismine kurban olduğum Allah (c.c)? Evet diyor. Peki, sümme haşa ve kella Allah (c.c) yalan söyler mi? Haşa. Sonsuz kere haşa. Peki o zaman, ne çıkarım ediniyoruz buradan? İslam alemi namazda. Siz namazda, ben namazda. Pekiiii.. Yalan konuşmak? En en en büyük suçlardan biri değil mi? Müslüman asla yalan konuşmaz demiyor mu Alemlerin Sultanı (s.a.v)? Diyor. Allah aşkına bir özeleştiri yapalım. Gün boyu kullandığımız kelimeden yüzde kaçı yalan? Yada bir kelimemizin yüzde yüz doğruluk derecesi, ayarı, karatı ne? Örnek vermeme gerek var mı?
-          Yarım saat sonra ordayım….. (????)
-          Bu çok kaliteli bir ürün (???)
-          Bu çok taze, bu gün geldi (???)
-          Ben asla yalan konuşmam (???)
-          Yahu yüzün diye demiyorum neden bilmem ama ben seni çok seviyorum (???)
-          Ben hiç kimsenin hakkını yemem (???)
-          Ben seni çok seviyorum, ölene kadar seni bırakmam (???)

Emin olun yüzbinlerce cümle türetebilirim. Ama sıkılırsınız. Namaz kılıyorsun değil mi? Hımm evet evet. Allah’ın senin kıldığın namaza zerre kadar ihtiyacı yok, senin kıldığın namazın ecrine dünyalar kadar ihtiyacın var.

Allah (c.c)'ın Doğrusu Tektir

Bir Mü’min asla yalan konuşamaz. Yahut söz verdiğinde, ağzından bir söz çıktığında cayamaz. Öyle bir lüksü yok. Bakın Resulullah (s.a.v)’ın hayatına. Binlerce örneği vardır. Önderimiz eğer O ise, onu örnek almayacak mıyız? Bir Mü’min ben Müslüman’ım diyorsa eğer, kardeşinin gönülden rızası olmadan asla onun malına elini dahi uzatamaz. Bakın alamaz demiyorum. Uzatamaz. Bir Mü’min eğer ben Müslüman’ım diyorsa, kendi çıkarları yahut egosu söz konusu olduğunda doğruyu çarpıtamaz, çarpıtmaz. Sonunda zararı ne olursa olsun. Yalan konuşulmasına müsaade edilen haller fıkıhta bellidir. Bakın değerli dostlar. Felsefede tek doğru yoktur. Hele hele mantıkta hiç yoktur. O yüzden bakan ve yorumlayan kişiye göre yüzde yüz zıt olan iki şey doğru algılanabilir. Örnek mi?

Ünlü mantıkçı “ Nadir bulunan şeyler değerlidir.” demiş. Tüm mantık çevresi “ Aaa doğru söylüyor. Nadir bulunan şeyler değerlidir.” diye kabul etmiş. Ki öyledir de. Elmas, yakut, zümrüt, altın…. Uzar gider. Öyle değil midir? Hiç kuşkusuz bu önerme doğrudur. Peki. Sivri zekalı bir başka mantıkçı da çıkmış “ Kör at da nadir bulunur. O da mı değerlidir?” demiş. Haydi bakalım buyurun. Yanlış mı? Gözleri görmeyen ama bir at. Binlerce at arasından belki bir tane çıkar, belki de çıkmaz. Çıksa da ne işe yarar ki? Atın insanlık alemine hizmeti nedir? Binek olması. İkinci aşamada ise yük taşıması. Kör bir at ilk amacında nasıl değerlendirilir? Kör bir atı kim alır da binek yapar? Etti mi iki doğru? Konumuz mantık değil felsefe hiç değil. O bakımdan burada anlatmak istediğimizi bu misal ile anlattığımızı düşünüyorum. Daha da açıklayıcı olup, beyindeki Glukoz’u israf etmemek adına; Allah (c.c)’ın doğrusu birdir ve hacısına hocasına, uçanına kaçanına, alimine abidine, mekteplisine medreselisine göre değişim göstermez, esnetilemez. “Bana göre şu ayet” diye başladın mı, sorarlar. Sen kimsin? Resul müsün? Ki, O dahi bana göre, bence diye hiçbir ayeti yorumlamamış. Rahman’ın vahyettiğini ve kalbine şavkını nakletmiş. Alemlerin yaradılış sebebi, yoluna canlar feda Habib-i Zişan Efendimiz (s.a.v) dahi ayetleri “bence, bana kalırsa, bu böyle olmalı, olabilir, diye düşünüyorum” şeklinde yorumlamazken, açın televizyonları bakın, neredeyse her kanalda maaşlı kadrolu müfessir, alın kitaplarını inceleyin bakın, ceberut aleminin sırlarına vakıf imitasyon alimler. Hadesten taharet, necasetten taharetin fıkhını dahi hakkıyla bilmeyenler, Cuma saatinde televizyonlarda canlı yayında, saf torik insanlarımıza sözüm ona İslam fıkhını anlatıp, ayet tefsir ederler de biri çıkıp sormaz senin bu saatte burada ne işin var diye. Geleceğim. Onların nefes alış verişlerindeki tutarsızlıklara da geleceğim, lakin ayrı bir yazıda.

Asli konumuza dönecek olursak eğer, demek ki nedir mesele? Benim hiç aklımdan çıkarmadığım ve hayatımda Allah (c.c)’a kul olma ilk ve asli hedefimden sonra en önem verdiğim konudur adil olmak. “İyi olmak kolaydır. Zor olan adil olmaktır” demiş ya Victor Hugo. İşte mesele budur. Kendi çıkarların, egon ezildiğinde, attığın her adımda, aldığın her nefeste, verdiğin her kararda ve konuştuğun sana ait her cümlede, egon, çıkarların ezilecek olsa dahi adil olabiliyor musun? Mesele budur. Bir Müslüman her ne olursa olsun adil olmalıdır. Parmağı kesilecekse bile. Malını mülkünü, her şeyini kaybedecekse bile. Yapamıyor musun? Kendini yargıla. Mutlaka yargıla. Cennet ve Allah (c.c)’ın rızası öyle kolay değil. Öyle ağızdan, bol keseden beylik lafları dökmeyle olmaz bu iş. Müslümansan, Allah (c.c)’ın dinini yaşayacaksın. Nasıl? Ne dedik? Bir Müslüman asla yalan konuşmaz. İnsanları aldatmaz. Aldatmak kimin hasletidir? İlk aldatan kimdir? İblis değil midir?

Kim olursa olsun, ister Mü’min, ister kafir, aldatamazsın. Şimdi, diyelim ki sen beni kandırdın. Ben de sana hakkımı helal etmedim. Ne olacak? Haydi bakalım. Nasıl olacak? Değerli dostlar. Bizlere bu işler oyuncak gibi geliyor ama maalesef değil. Hangi akıl, hangi zeka, sayısı belli bir güne karşın, hiç bitmeyecek sonu olmayan bir hayatı ipotek altına alır ki? Böyle bir zeka var mıdır? Gidiyor işte bak. Kaç yaşındasın? Yaşadığın kadar daha yaşayacak mısın? Sadece okuma.. Düşün. Dur ve düşün.

Evet, namaz kılıyorsun ve yalan konuşuyorsun. Namaz kılıyorsun ve harama bakıyorsun. Namaz kılıyorsun ve hak yiyorsun. Namaz kılıyorsun ve kardeşinin arkasından konuşuyorsun. Oldu mu şimdi? Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c) ne diyor? O namaz ki sizi bütün kötülüklerden alıkoyar demiyor mu? Eeee?? Allah (c.c) zerre kadar yalan söylemeyeceği kesinken. Sorun nerede? Demek ki sorun kıldığımız namazda. Ben namaz kılıyorsam ve insanları aldatıyorsam, nasıl olacak? Bunun büyüğü küçüğü yok. Bu huydur. Çocuğu kandıran büyüğü de kandırır. Bir kere kandıran sürekli kandırır. Demek ki neymiş? İnsanları aldatıyorsam kıldığım namaz olmuyor. Hakkıyla, huşu içinde kılın namazı görün. Yapamazsınız. Aldatamazsınız. Bir kere yaparsınız, iki kere yaparsınız, emin olun içiniz içinizi yer. Delirirsiniz. Aklınız çıkar kafanızdan. Uykularınız kaçar. Hakkıyla, huşu içinde kılın namazı görün. Gerek işinizde, gerek sosyal hayatınızda, bırakın birinin hakkına tecavüz etmeyi, aklınızdan bile geçiremezsiniz. Deneyin görün. Suçlu hissedersiniz kendinizi. Daha yapmadan hemde.

Resulullah (s.a.v)'a Komşu Olmak

Değerli kardeşlerim. Son yakın. Yazının başına dönüp, Allah (c.c)’ın zerre şaşmayacak karar hükmüne bakın. Amaç dosdoğru, Allah (c.c)’a kul, Habibine yaraşır ümmet olmak. Asli hedef budur. Bundan başka ne olursa olsun, Karun’un varisliğine götürecek hedeflerimiz dahi olsa ateştir. Zerre kadar şaşmayacak hedef, Allah (c.c)’ın emir ve yasaklarını eksiksiz yaşamak ve dinine hizmet etmektir. Kıyamette o mübarek sancağın altında, Nebiler Nebisinin kutlu ordusunda saf tutabilmek için, şehitlerle, sıddıklarla, alimlerle omuz omuza saf tutabilmek için, Hz. Ebubekir (r.a), Hz. Ömer (r.a), Hz. Ali (r.a), Hz. Hamza (r.a) ve Hz. Bilal (r.a)’in tamda yanında, kol kola, yürek yüreğe Rabbin rızasını kazanıp, Firdevs cennetinin mukimi olabilmek için, bu kısacık hayatta zerre kadar değeri olmayan dünya metasının ardına düşerek değil, Allah (c.c)’ın dini için nefsimizle savaşmak yegane gayemiz, fiiliyatımız olmalıdır. Bunun başkaca yolu asla yoktur.

“Allah mü’min erkeklere de mü’min kadınlara da ebedi kalmak üzere girecekleri içinde ırmaklar akan cennetler vaad etti. Hem Adn cennetlerinde hoş hoş konaklar. Hepsinden alasıda Allah’ın kendilerinden razı olmasıdır. İşte en büyük mutluluk en büyük başarı budur.” (Tevbe-72)

“İman edip makbul ve güzel işler yapanlara gelince, onlara da konak olarak Firdevs cennetleri hazırlandı.” (Kehf-107)

“Kim Allah’a ve elçisine iman eder, namazını kılar, zekatını verir ve ramazanı da oruçlu geçirirse, ister Allah yolunda hicret etsin ister doğduğu yerde otursun Allah’ın onu cennete koyması kendisi için bir haktır.” 
“Cennette yüz derece vardır ki Allah Teala bunları Allah yolunda cihad edenler için hazırlamıştır. Her iki derece arasında gök ile yer arasındaki kadar mesafe vardır. Allah’tan istediğiniz zaman Firdevs’i isteyiniz. Muhakkak ki o cennetin ortası ve en yüksek yeridir. Onun üstü Rahmanın arşıdır ki cennet ırmakları orada kaynar.” (Buhari-Tavhid 22, Müslim-İmare 46)

“Gerçek Mü’minler ancak Allah’a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen Allah yolunda malları ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.” (Hucurat-15)

“Onlar ki gayba iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine verdiğiniz rızıktan Allah yolunda harcarlar.” (Bakara-3)

“Sen ancak Kur’an’a tabi olan ve görünmediği halde Rahman olan Allah’tan korkan kimse sakındırırsın. İşte onu bir bağışlama ve çok şerefli bir mükafatla müjdele.”(Yasin-11)


“Onlar görmedikleri halde Rablerinden korkarlar, kıyamet saatinden de titrerler.” (Enbiya-49)

Hamd yalnızca O'nadır. Mülk O'nundur. Hayy ve Kayyum olan O'dur. Hz. Muhammed (s.a.v) O'nun kulu ve  son elçisidir. Sonsuz salat ve selam O'nun üzerine olsun. 

20 Mart 2014 Perşembe

Kardeşime Mektup

“Bismillahirrahmanirrahim”
(Rahman ve Rahim Olan Allah’ın adıyla)

“Daimi bir hayat sahibi ancak “O”dur. O’ndan başka İlah yoktur. Onun için dini halis kılarak O’na, hep O’na yalvarın. Hamd Alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” (Mu’min-65)

“Göklerde ve yerde ne var ise hepsi Allah’ındır. Gerçekten Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. Daima övülmeye layıktır. (Lokman-26)

“Göklerde ve yerde olan herşeyi bilir. Gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir.  Allah göğüslerin özünü (kalplerde olanı da) hakkıyla bilendir.” (Tegabun-4)

“Ve o Allah’tır ki O’ndan başka ilah yoktur. Evvel de ahir de (dünya ve ahirette) hamd yalnızca O’na aittir. Ve hüküm O’nundur. Ve O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas-70)

Hala hiçbir şey yok mu?

Yukarıda yazılanları okuduğumuzda ayetin sonunda bir an bile olsa durarak madde aleminden mana alemine geçemiyorsak ciddi manada endişelenmemiz gerekiyor demektir. Zira yukarıda yazılanlar ve yazının tamamında muhtelif yerlerde geçecek olan Ayet-i Kerime’ler sümme haşa ve kella bana ait sözler değildir. Ali’ye Veli’ye yahut sizin benim gibi üzerinden damla damla acziyet akan bir beşere asla ait değildir. Onlar öyle sözlerdir ki elçilerinden Musa (a.s) O’nu görmek istediğinde, 70 bin perdeden süzülerek gelen bir dirhem nuru ile Tur dağını paramparça eden, ezeli ve ebedi olan, bütün eksiklerden ve zayıflıklardan münezzeh, alemlerin Rabbi olan Allah (c.c)’ın sözleridir. Bu muhteşem hadise Kur’an-ı Kerim’de;

“Musa (a.s)  tayin ettiğimiz (belirlediğimiz) zamanda gelince Rabbi onunla konuştu. Musa (a.s) şöyle dedi; “Rabbim bana kendini göster. Sana bakayım.” (Allah’u Teala; “Beni asla göremezsin. Ve Fakat dağa bak! O mekanını kararlı tutabilirse (yerinde durabilirse) o zaman sen beni görürsün” buyurdu. Rabbi dağa tecelli ettiği zaman onu paramparça etti. Musa (a.s) bayılarak yere düştü. Sonra ayıldığı zaman “Sen süphansın (Seni tenzih ederim). Sana tövbe ederim. Ben mü’minlerin ilkiyim dedi.” (Araf-143)

Ayet-i Kerime’sinde anlatılmaktadır. Koca bir dağ, Rabbinin bir dirhem nuruna dayanamıyor. Saniyeler içerisinde patlıyor. Kum yığını haline gelip, su gibi akıyor. Azametinin bir sızıntısına dahi, yeryüzünün direği, sarsılmaz konakları dağlar su olup akarken, inkarın felsefesini çözümlemek, inkarı akla düşürmek ne biçim bir akılsızlıktır? 70 bin perdeden süzülen bir dirhem nur. Yerinde duramayan kocaaa bir dağ. Hiç mi aynaya bakmazsın be insanoğlu? Yatağa düşüp bir bardak suyunu alamadığında “ben kimim” hiç mi akıldan geçmez be insanoğlu? Bir kalemi dahi, O’nun yarattığı ağaç olmadan yoktan var edemeyen zayıflık abidesi, bunca cesaretini nereden alırsın be insanoğlu? İnkar batağına batıp da olmayan aklını var sanan, O’nun yarattığı muhteşem nizam intizamı göremeyen insanoğlu.  Yukarıda geçen sözler, doğuyu batıyı, arşı ve yerleri ve bütün bunların arasındakileri yaratıp hayat veren Hayy ve Kayyum olan Allah (c.c)’ın sözleri değil midir? Bir benzeri ve daha mükemmeli ancak ve ancak yalnızca O’nun tarafından söylenebilecek, Aziz ve Cebbar  olan Allah (c.c)’ın sözleri değil midir? Amenna ve Saddakna..

Diyeceğim odur ki “Yuhyi” ve  “Yumit” olan Alemlerin Rabbi Allah (c.c)’ın varlığını ispata girişecek kadar henüz aklımı yitirmedim Elhamdulillah. O’nun varlığını ispatı ne bana, ne de benim gibi yarattıklarına düşecek kadar basite indirgenemez asla. Dirhem aklı olan beşer, aldığı her nefes havada, yuttuğu her damla suda, saltanı sonsuzlukla kaim olacak mührün varlığını yüzbinlerce kez görecektir. Öyle ki sağlıklı bir insanın günde ortalama 87 bin kez nefes aldığını düşünürsek, en en en zayıfından “ sadece nefes alma nimetimde bile bana 87 bin kere muhtaçsın ey insan..” mührü ilahisini görmez mi? Rabbimiz olan Allah (c.c) ne kadar Kerim’dir ki inanana inanmayana bu ihsanını hiç hesapsız verir. Bakın, bahsi geçen nimeti sadece nefes. Sen insanoğlu, kendin yaratmadığın halde üzerinde zerre varlık nimetin olmadığı halde, Allah (c.c)’ın sana bir nimeti olduğu halde, evladın sana asi olunca, sözünden çıkınca dayanamayıp yaptırımlar uygularken, Rabbinin azametini, merhametini görüyor musun? Kafire de havasını solutuyor Mü’mine’de. Ya diğerleri? Gökten yağmurları salıvermesi, güneşi doğdurup yeryüzüne hayat vermesi, otları bitkileri hesapsızca bittirmesi?  Saymaya kalksak biter mi? Asla. 

Peki üzerimizdekiler? Sadece bir böbreğin işlevini açıp okursanız eğer, hakiki manada aklınız duracaktır. Dolaşım sistemi, boşaltım sistemi ve organların muhteşem nizam intizam içerisinde koordinasyonu. Yemeğimizi yedikten sonra, yalnızca sindirim sisteminizin çalışmadığını düşünün. Bir hayal edin. Yok mu bu? Size en yakın hastanenin yatan hasta servisine gidin bir bakın. 15 yaşından 70 yaşına kadar genç yaşlı ne insanlar yatıyor. Siz dışarıdasınız ve onların varlığından bihabersiniz. Ama onlar varlar. Yada boşaltım sisteminiz çalışmıyor. Bir düşünün. Yedikleriniz vücutta birikiyor. Kaç gün sürer bu? En çok 3-4 gün sonra ne olur biliyor musun? Rabbim Ümmed-i Muhammed’i muhafaza buyursun, boşaltım sisteminizden vücudu terk etmesi gereken ifrazat ağzınızdan gelir. Bütün samimiyetimle söylüyorum bu durumu ben bir insanda gördüm. Rabbim muhafaza etsin. Olamaz mı? Ben olan birini canlı canlı gördüm. Bakın, sadece bu bile bizi bitirmeye yeter. Ama hiç aklımızdan geçer mi böyle bir sorunun bizi bulacağı? Geçiren var mı aklından? Kendinin öyle bir hastalığa yakalandığını hayal eden var mı? Yok. Eminim. Ne büyük bir nimet değil mi bu sağlığın bizde olması? Rabb'in nimetlerinin hangisinin şükrünü eda edebiliyoruz? Edebilen var mı? Hadi bakalım biri çıksın, “benim Rabb'in havasına ihtiyacım yok, kendi hava mı kendim yapar solurum” desin. Var mı öyle bir kudret?

Dikkat edilirse eğer, yaptığım Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c)’ın varlığını ispata gitmek değildir. Ne kadar aciz ve cesuruz farkındalık yaratmak ve toparlanma yoluna girmek için silkelemektir naçizane. Elbette en başta kendi nefsimi. Yoksa, O’nun varlığını benim gibi aciz birinin ispata gitmesi çook eksik, cılız ve yakışıksız kalacaktır. O’un varlığının ispatı ancak ve ancak O’nun lisanı ile onun kelamı ile olur. Ben, naçizane kendi kelamımla buna kalkışırsam, yarın ilah-i huzurda bunun hesabını veremem. O’nun varlığının ispatına yakışacak kelam olsa olsa ancak Kur’an-ı Kerim’dir. Hiç konuşma kula bak, daldaki minicik kuşa bak, yemyeşil yaprağa bak, sonra yere bak. Hala sarsılarak secde etmiyorsa insan bu durumun sırrını Yasin suresinin ilk 10 ayetinde Rahman ve Rahim olan Allah (c.c)  en yakışır şekilde izah etmektedir. Dedim ya kardeşlerim lisan Allah (c.c)’ın lisanıdır. Bizler aciz ve zayıf varlıklarız. Sadece dilsizlere bakın. Kendinizi bir an dilsiz hayal edin. Ne acı değil mi? Canın yansa anlatamazsın. Karnın acıksa anlatamazsın. Ne acı. Öyleyse derdimize ve hayatımızın her anına önder Kelimetullah’ı yapalım ve yolumuza bakalım.

Ya Küfür Ehlinden Doğsaydık?

Melik ve Kuddüs olan Allah (c.c)’a, bana bu yazıyı kaleme almayı nasip ettiği için sonsuz şükürler olsun. Ne demiştik kardeşlerim, hakiki manada bir Müslüman’ın her alanda, her anlamda rehberi Kur’an-ı Kerim, önderi yaratılmışların en şereflisi Resulullah (s.a.v) olmalıdır. Öyle bir kitaptır ki o, insanlık alemine rehber ve ışık olsun diye Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c) tarafından Resul’ü ve kulu;

“Ey Muhammed! Biz seni ancak alemlere rahmet olsun diye gönderdik.” (Enbiya-107)

Ayet-i Kerimesinde buyurduğu üzere, rahmet kaynağımız, önderimiz, sevgililer sevgilisi, Habibullah (s.a.v)’e  Rahmanın katında “Pek kutlu bir elçi” olarak nitelenen Cibril Emin vasıtası ile yollandığı, Rabbim emir ve buyruklarını muhteva eden mübarek bir kitap olduğu dağlar taşlar gibi aşikardır. Sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimize bize acıdığı, merhamet ettiği, bizi Resul’ü ile uyardığı için sonsuz şükürler olsun. Sadece bizi Müslüman yarattığı için ve Habib-i Zişan Efendimiz (s.a.v)’e ümmet yaptığı için Rabb-ul Alemin’e şükrümüzü hakkıyla asla ve kat’a ifa edemeyiz. Neden mi?

Düşünesinize! Fransa’da yahut İngiltere’de veya İsviçre’de kafir bir anne babadan dünyaya geldiğimizi. Müslüman bir coğrafyada 600 yıl İslam’ın sancaktarlığını, hizmetkarlığını yapmış bir neslin varisleri olarak, ezan-ı Muhammedi’nin gök kubbeyi sardığı böylesine bereketli topraklarda,  Rabb-ul Alemin’i tanıyan, ona secde eden ve Resul’ünün yolundan giden anne babadan dünyaya gelmek. Elhamdulillah. Elhamdulillah. Elhamdulillah. Nasıl büyük bir nimettir. Böylesine büyük bir nimetin bile şükrünü hakkıyla eda edemeyiz. Bu dahi bize Hak Teala (c.c)’nın bize büyük bir lütfu keremidir. Allah (c.c) tarafından bize doğarken bahşedilen bu nimetin içerisinde dahi yüzlerce eksiğimiz, kusurumuz, hatamız varken ya ehl-i küffar’dan doğsaydık? Ne olurduk? Bir düşünün bize doğarken Rabb-ul Alemin (c.c) tarafından bahşedilen nimetin büyüklüğünü. Bununla birlikte bilip bilemediğimiz, görüp göremediğimiz, zavallı aklımızla yetemediğimiz nice nimetleri vardır bize Mevla Hazretlerinin. Saymakla bitmeyecek nimetlerinin en büyüklerinden biri de hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v) ve Kur’an-ı Kerimdir. Yaptığı hiçbir şeyden sorup sorulamayacak olan sonsuz kudreti elinde bulunduran Rabbim pekala dileseydi eğer, bizi hiç uyarmaz, Resul de göndermezdi. Kim buna karşı gelebilirdi? Yahut kim ses çıkarabilirdi? Hiç kimse. O dilediğini dilediğince yapmaya muktedir değil midir? Şüphesiz ki öyledir. Ama O çoookk merhametli, Rahman ve Rahimdir. O bize acıdı, merhamet etti ve uyarıcı yolladı. Şükürler olsun. O ne kutlu bir Peygamber, o ne müthiş bir kitaptır. Sayısız mucizeleri içinde barındıran Rabbin kelamıdır. Efendimiz (s.a.v) ise yaratılmışların en şereflisidir. O yoluna canlar feda, Nebiler Nebisi Ahmed-i Mahmud-u Muhammed (s.a.v) dir. Sonsuz salat ve selam onun üzerine olsun. Amin.

Ey kendisine hiçbir noksanlığın  asla ulaşamayacağı, mutlak kudret sahibi olan Rabbim. Sana sonsuz şükürler olsun ki her bir mucizende azametin kalplerimizi ürpertiyor, merhametin ümit veriyor ve yüreklerimizi sana sonsuz aşık ediyor.

Kur’an-ı Biz İndirdik şüphe yok ki O’nu Biz Koruyacağız. (Hicr-9)

Teknolojinin artık insan zihni ile yarışır hale geldiği, bilginin ulaşılması son derece zahmetsiz ve kolay olduğu bu yüzyılda Kur’an-ı Kerim’i inkar etmek yada zihinlerde zerreden küçük bir “ Acaba?” barındırmak ne büyük bir acziyet ve zavallılıktır. Kuşku duyan yahut tümden inkar eden kalplerin sahibi bir kere olsun açıp okumadan, araştırma zahmetinde ve tenezzülünde bulunmadan, kulaktan dolma (görünen iblislerin kulaklara fısıldadığı) bilgilerle inkara kapı aralayan insanlık ne acı bir gaflet içerisindedir. Hayran olduğu futbolcunun yahut aktör veya aktristin hayatını, ilişkilerini takip edip ezbere bilen, lakin onu yok iken var eden yaratıcısı  Rabbinin kelamını bir kere merak edipte “yahu ne diyor bu kitap?” deme tenezzülünde bulunmayan insanlık. Nasıl elem dolu bir akıbete sürüklendiklerini bir bilselerdi. Ah bir bilselerdi sonun ne olduğunu.  Bir kerecik olsun onu açıp okusalardı.  Ondaki sayısız mucizeleri bir görselerdi. İnsanlık alemine “ Ben Rabbin Kelamıyım” çığlıklarını bir duysalardı. İman eden ruhları titreten azametini, yürekleri kuşatan huzuru ve güvenini bir duysalardı. O’ndaki sırlar denizine bir dalsalardı. Bilmiyorlar! Ne acı ki hiç bilmiyorlar! Hidayet ya Rabbi. Hidayet ya Rabbi! Eyy dilediğine hidayet eden Rabbim. Hidayet ya Rabbi!

Arşın ve yerlerin, doğunun ve batının, bilinen ve dahi hiç bilinmeyecek olan alemlerin tek Rabbi olan Allah (c.c)’ın insanlık alemi ile konuştuğu o mukaddes kitabın Rabbin kelamı olduğunun yüzbinlerce kanıt vardır hiç kuşkusuz. Bunların bizlere malum olanlarını yazmak bile kuşkusuz insan ömrünü alır. Lakin  benimde ilk okuduğumda içimi titreten bir kaçına değinmek isterim.

Elementlerin güneş ışığı altında yarılanma ömrü ve türevlerini oluşturan bir çok yaş tayini, dünyanın yaşının yaklaşık olarak 4,5 milyar yıldır var olduğuna işaret etmektedir. Bu yaşın İslami hiçbir mesneti olmayıp sadece modern bilimin çalışmaları sonucu elde edilmiştir. Kabul edelim ki öyle. Şimdi sadece düşünmeye davet ediyorum. İnsanı insan yapan en büyük değere düşünmeye. Ey insanlık ve üstün bilim alemi, minicik bir hücreyi dahi yoktan var edemezken, 4,5 milyar yıldır bu devasa dengeyi zerre kadar şaşmadan, hiçbir şeyi zerre karıştırmadan, muhteşem bir şekilde ayakta tutan Rabbine ve onun

“İnna nahnu nezzelnez zikre  ve inna lehu le hafizun” mealen “Şüphesiz ki o Kur’an-ı biz indirdik, şüphe yok ki O’nu biz koruyacağız.” (Hicr-9)

Ayet-i Kerimesinde buyurduğu üzere katından indirilen ve korunan mukaddes kitabı Kur’an-ı Kerim’e nasıl şüpheler ve acabalar ile yaklaşırsın? Minicik bir karıncayı dahi yoktan var edemeyen zavallı inkar alemi, bilimin üstünlüğüne inanıp başka güç tanımayan acınılası varlıklar, hangi aklına, hangi becerine, hangi gücüne güvenir ve Rabbine kafa tutarsın? Evet, o minik karıncayı yoktan var edebilir misin? Gezegenler arası turlar düzenleyen, insanı halden hale sokup meydan okuyan bilim dünyası, bir karıncayı yoktan var et gücün yetiyorsa. İlerleyen bölümde insanlık aleminin en basit varlık olarak gördüğü, hatta çoğu zaman görmediği karıncanın nasıl bir sanat eseri, nasıl muhteşem bir tasarım olduğunu göreceğiz. Gezegenler arası seyahatler etseniz de. En güçlü silahları icat edip bir bomba ile ülkeleri yok etseniz de, ürettiğiniz yoktan var değil, var olanın birleştirilmesidir. Girin bir laboratuvara, hiçbir materyali kullanmadan demir yapın, sonra onu silaha çevirin. Var mı buna gücünüz?

“O göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece “Ol” der. O da hemen oluverir.” (Bakara-117)

Cenab-ı Hakk Teala Tekaddes Hazretleri sadece ol der. Hepsi bu. Kün fe Yekün. O ne eşsiz yaratıcıdır. O ne kudretli yaratandır. Yarattıklarının bir benzerini veya dilerde çok daha üstününü ancak kendi yaratabilir.

“De ki! Siz mi yeri iki günde (iki evrede) yaratanı inkar ediyor ve ona ortaklar koşuyorsunuz? O alemlerin Rabbidir.” (Fussilet-9)

“O dört gün içinde (dört evrede) yeryüzünde yükselen sabit dağlar yarattı, orada bolluk ve bereket meydana getirdi ve orada rızık arayanların ihtiyaçlarına uygun olarak rızıklar taktir etti.” (Fussilet-10)

“Böylece onları iki günde (iki evrede) yedi gök olarak yarattı ve her göğe kendi işini vahyetti. En yakın göğü kandillerle süsledik ve onu koruduk. İşte bu mutlak güç sahibi ve herşeyi hakkıyla bilen Allah’ın taktiridir.” (Fussilet-12)

İnsan aklının zerre kadar idrak edemeyeceği büyüklükte kudreti elinde tutan Rabbim, bizi Kur’an-ı Kerim ile nurlandırdığın için sana ne kadar şükretsek azdır. Öylesine büyük bir kitaptır ki o, sayısız mucizeleri, sırları ihtiva etmektedir.

Dünyanın Yarıçapı Kur’an-ı Kerim’de mi?

Bundan tam 1404 yıl önce, miladi 610 yılının Ramazan ayında indirilmeye başlanan Kur’an-ı Kerim, o günkü yaşam koşulları göz önüne alındığında, insanlığın aklını durduracak, hiçbir zekanın kavrayamayacağı muhteşemlikteki sırlarla, mucizelerle, insanlık alemine rahmet olması için, Allah (c.c) tarafından bize bahşedilmiştir. Her ayetinde ayrı bir mucize, her ayetinde ayrı bir nur ve muhteşemlik olduğu açıkça görülmektedir. Bunların milyarda birini yazmaya beşer ömrü yetmeyeceği için ve hakkıyla yazılamayacağı için, buna asla kalkışma cüretinde bulunmayacağım. Sadece söylediklerimin havada kalmaması için, yazdıklarıma mesnet teşkil etmesi açısından, Rabbimin af ve mağfiretine sığınarak, naçizane aktarabildiğim kadar bir kaçına değineceğim. Sizlerden istirhamım, bu söylediklerimi Kur’an-ı Kerim’i açarak, bahsedeceğim ayetleri incelemenizdir. Varlık alemine bir yol gösterici, bir rahmet kaynağı olsun diye indirdiği Kitab-ı Mukaddes’te En’am Suresi 35. Ayet-i Kerime’de  Mevla Teala Hazretleri;

“Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse bir delik açıp yerin dibine inerek yahut bir merdiven kurup göğe çıkarak bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa durma yap! Eğer Allah dileseydi onları elbette hidayet üzere toplardı. O halde sakın cahillerden olma” buyurmaktadır. Çıplak gözle bakıldığında eminim ki bir çoğunuz “ Eee? Ne var bunda? Her ayet gibi bir ayet işte” diyorsunuzdur. Siz yeter ki O’na teslim olun ve kalpleri O’na yöneltin. Bakın şimdi ne var bunda. En’am Suresi Kur’an-ı Kerim’de kaçıncı sure? 6. Peki yazdığım ayet En’am Suresinin kaçıncı ayeti? 35. Peki En’am Suresi kaçıncı cüz? 7. Hadi şimdi toparlayalım. 6.Sure,35.Ayet ve 7.Cüz. Yani;

6.35.7. ?? Bu rakamların dizilimi size bir şey hatırlatıyor mu? Süphanallah. Bu sayı yeryüzünün yarı çapı değil mi? Kutuplardan ölçüldüğünde dünyanın yarıçapı 6357 km değil midir? Peki ya ayetin içeriği. Yerden delik açmak ve merkeze inmek? Sure numarası, ayet numarası, cüz numarası bahsi geçen konu. Sizce bu bir tesadüf olabilir mi? Ben hiç sanmıyorum. Ümmi biri, o zamanda zerre kadar fizik astronomi bilgisi olmayan biri böylesi bir bilgiye sahip olabilir mi? O dönemde yaşayan ümmi birinin, sahibine sonsuz kere aşık eden böylesine muhteşem kelamlarla insanlık alemine seslenmesinin izahatı ne olabilir? Bunda inanan kalpler için elbette müthiş ibretler vardır.

Karıncaların Muhteşem Sırrı Ne?

Milyonlarca mucizelerden sadece bir tanesi daha; Her harfinde  bir mucize, her ayetinde sonsuz şifa barındıran Mübarek Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in Rum Suresi 3. Ayette Rumların yenilgiye uğramalarından bahseder. Bakıldığında her ayet gibi bir ayet olarak görülür. Lakin bu ayette geçen ve çoğu müfessir tarafından “yakın” diye tefsir edilen kelimeler “Fi Ednel” ve “El Ard” etimolojik olarak incelendiğinde, Edn’a kelime kökü olarak dünüv kökünden taftil ismi olup lügatta hem yakın olarak hem de alçak olarak geçmekte olduğu açıkça görülecektir. Tarihi kaynaklar araştırıldığında ise, Rumlar ile Persler o tarihte bugünkü Suriye Filistin ve Ürdün topraklarının kesiştiği bir bölgede, Lut Gölü havzasında savaşmışlardır. Bu havza, yani savaşın geçtiği alan ve Rumların yenilgiye uğradıkları saha coğrafi açıdan özel bir alandır. Özelliği ise yeryüzünde deniz seviyesinden yükseklik olarak en düşün seviyeye sahip olmasıdır. Yani kısaca bu alan yeryüzünün kot olarak en düşük kota sahip alanıdır. Bundan 1404 yıl önce hangi teknoloji, hangi topoğraf, hangi gps cihazı böylesine kritik bir bilgiyi ölçüp biçip, Alemlerin Sultanı (s.a.v)’a vermiş olabilir? Bu bilgiyi ümmi birisi nasıl edinebilir? Bildiren Allah Azze ve Celle Celalühu ise herşeyi bilir.  Elhamdulillah.

Hiç şüphe yok ki Kur’an-ı Kerim hakkıyla inanan, teslim olan kalpler için sonsuz kuşatıcı bir imanı yaymaktadır. Ve Cenab-ı Hakk diğer bir ayet-i kerime’de karınca anlamına gelen Neml Suresi 18. Ayette;

“Nihayet karınca vadisine geldiklerinde bir dişi karınca dedi ki; “Ey karınca topluluğu kendi yuvalarınıza girin. Süleyman ve orduları farkında olmaksızın sizi kırıp geçmesin.” buyurmaktadır.

Neden karınca? Bunca hayvan varken neden karıncalar ve özellikle karıncaların iletişimi?
Oxford Üniversitesi’nden Jeremy Thomas, uzun yıllar yaptığı bilimsel çalışmalar sonucunda karınca topluluklarının bir işi yapmadan önce kraliçe karıncadan sesli emir aldıklarını ispatlamış ve bu sesleri de kaydetmeyi başarmıştır. Thomas, bir işe başlamadan önce komut almak için işçi karıncaların adeta insan gibi esas duruşta çeneleri açık, antenleri havada, saatlerce hazırolda beklediklerini ifade etmiştir. National Geographic ise uzun yıllar gerçekleştirdiği bilimsel araştırmalarda tüm karıncaların kafa yapılarındaki kompleks duyu organları sayesinde diğer hayvanların aksine milyonlarca hatta çok daha fazla kimyasal ve görsel sinyali yakalayıp ayırt edebildiği sonucuna ulaşmıştır. Yapılan geniş kapsamlı ve uzun zaman süren bilimsel çalışmalar neticesinde ise karıncaların beyinlerinde yaklaşık 500.000 ( beşyüzbin) sinir hücresinin varlığı tespit edilmiştir. Çok küçük olmalarına karşın böylesine muhteşem bir iletişim sistemine sahip olmaları ve ses ile iletişim kurmaları Kur’an-ı Kerim’de 600 lü yıllarda hangi teknoloji ile tespit edilmiş olunabilir? Ve Kur’an-ı Kerim’de neden özellikle konuşmalarına yani diyaloglarına dikkat çekilmiştir? Hz. Süleyman (a.s)’ın ordularının birkaç karıncayı ezip geçme riski mi dikkate alınmıştır sizce? Yoksa burada muhteşem bir sır mı gizlidir? Sır kelimesini bilerek kullanıyorum çünkü tam da bir sırlar dünyasını aydınlatmaktadır mukaddes kitabımız. 

Buradaki bir diğer çok önemli dikkat edilmesi gereken husus ta ayet-i kerime’de geçen “sizi kırmasın” cümlesi. Dikkat edilirse eğer, dünya var olduğundan beri, iletişimin her lisanında kendinden küçük bir şeyin üzerine basıldığında, o nesne elastikiyete sahip ise “ezme” kelimesi kullanılır. Japonca da da böyledir, Fransızca da da, Rumca da da. Peki, neyin üzerine basıldığında “kırmak” kelimesi ile eylem tanımlanır? Elastik mukavemeti olmayan cam,taş vs gibi nesneler canlılar için. Öyle değil midir? Siz hiç muftakta bulaşık yıkarken bardağı ezdim veya “bu çocuklar çok yaramaz, ne zaman bizim evin bahçesinde top oynamalarına izin versem mutlaka topla camımı eziyorlar” diyen duydunuz mu? Sizce ayet-i kerime’de kullanılan “kırmak” kelimesi lügat zayıflığından mı kullanılmış olabilir yoksa müthiş bir sırra dikkat çekmek için mi? Karıncaların vücut yapılarının araştırılmasını özellikle öneririm. İnsanı dehşete düşüren, tam bir tasarım harikasını okuyup inceledikçe, Alemlerin Rabbi Gafur ve Kerim olan Allah (c.c)’ın kudretini gözlerinizle göreceksiniz, defalarca hayran olup kelimenin tam manası ile aşık olacaksınız. Kusursuz tasarlanmış sindirim sistemi, bir o kadar kusursuz tasarlanmış dolaşım sistemi ve minicik bir karınca beyni. Ama içerisinde 500.000 bin sinir hücresi. Sen ne büyüksün Ya Rabbi! Bizler seni asla hakkıyla bilemeyiz.

Ve son olarak Kur’an-ı Kerim’de Allah (c.c) Mutaffifin Suresi 14. Ayette  şöyle buyurmaktadır.

“Hayır, hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları kalplerini paslandırmıştır.”

Süphanallah ! Kalp ve paslanmak. İki zıt kavram. Paslanmanın demir elementinin oksijen ile reaksiyona girmesi sonucunda oluştuğunu hepimiz çok iyi biliriz. Peki kalp ve paslanmak? Bu ifadenin Kur’an-ı Kerim’de geçmesi acaba ne anlama gelmektedir? Burada, günümüzde kullanılan mecazi anlam ifade edilmek isteniyor olsaydı pekala “kararmak, kötüleşmek, katılaşmak vb.” kelimeler  kullanılabilecekken, neden özellikle paslanmak?
Modern tıbbın çalışmalarıyla, oksijenin kanımızdaki hemoglobinde bulunan demir sayesinde damarlarımızda taşındığı görülmüştür. Bu taşınma esnasında kandaki demir, oksijen ile reaksiyona girer. Bu esnada kanda yani dolaşım sisteminde ve elbetteki dolaşım sisteminin ana komuta kontrol merkezi olan kalpte tıpkı paslanmaya benzer bir reaksiyon söz konusu olur. Zaman zarfında karaciğerden atılamayan demir vücutta aşırı demir birikmesine ve dolayısıyla oksijenle reaksiyonu sonucu karaciğer ve kalp gibi hayati önem teşkil eden organlarda paslanmaya neden olur. Bu paslanma her insanda olur fakat dışarı atılır. Eğer yeteri kadar dışarı atılamaz ise Hemokrotamozis denilen bir hastalık meydana gelir ki bu durum zamanla pastaki zehirli etkilerin yarattığı tahribatlar pankreas, karaciğer ve kalp gibi çok önemli organları iflasa kadar sürükler.  Bu durumu henüz yeni yeni keşfeden tıp dünyasından Dr. Sharon McDonnell “ bunu bizler kelimenin tam manasıyla organların paslanması olarak nitelemekteyiz” şeklinde ifade etmektedir.

Bundan 1404 yıl önce hangi tıp bilgisi ile bu muhteşemlik telaffuz edilebilir? Söz konusu bu paslanma etkisinin Kalp, karaciğer, pankreas gibi son derece kritik organlar üzerinde ne denli hayati öneme sahip olduğunu konuyu araştıranlar göreceklerdir. Bu ve bunun gibi bilinen veya henüz keşfedilmemiş milyonlarca mucizeyi ihtiva eden Kur’an-ı Kerim, Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c)’ın kelamı, insanlık alemine bir lütuf, sonsuz bir nimet değil midir?

“Göklerde ve yerde olanları bilir. Ve gizlediklerinizi açıkladıklarınızı bilir. Ve Allah sadırlarda (gönüllerde) olanı en iyi bilendir” (Tegabun-4)

“Ve sen sözü açığa vursan da gizlesen de Allah için birdir. Çünkü O gizliyi de bilir, ondan daha gizli olanı da” (Taha-7)

Ayet-i Celilerinde de açıkça bizlere bildirildiği gibi, Allah (c.c)’ın hakkıyla kalplerin özünü, sinelerden geçeni ve dahi az sonra geçecek olanı eksiksiz bildiğine iman ettik. Dolayısıyla, bu yazıyı kaleme almamdaki asıl meramımı bilen Rabbime sonsuz şükürler olsun. Meramımın aslı ahkam kesmek değil, sizlerin şahitliği altında kendi nefsimi dövmektir. Yaşadığım, Rabbin bana tayin ettiği ömrün buraya kadar olan kısmında tam da “el yumruğunu yemeyen kendi yumruğunu balyoz sanarmış” mana cihetinde ise “ne çok şey görmüşüm yahu”  inanmışlığıma mukabil ben biliyorum ki yaşadıklarım bir hiçtir. Biliyorum ki ben hiç bir şey görmedim ve asıl göreceklerim çok ama çok vahimdir. Ruh emanetinin sahibine teslim edilmesi ki özellikle araştırılmasını şiddetle tavsiye ederim. İman edip salih ameller işleyerek Rabbin rızasını kazanmış bir ruhun teslim alınması ve küfür deryasında yüzerek Rabbin rızasından uzak bir hayatın neticelenmesinde ruhun teslim alınması. Sonrasında kısa bir hazırlık süreci ve kabir. Neden suratımızı ekşitiriz, oflayıp puflamaya, sıkılmaya başlarız bu meseleler açıldığında? Neden? Olmayacak mı? Ben şimdi Hansel Greter mi anlatıyorum? Gidin oturun Zincirlikuyu girişine yahut Karacaahmet girişine, akşama kadar sayın gelenleri. Onlar kardan adam mı? Chuky bebek mi? Onlar, senin benim gibi, bir gün önce burada yürüyen, “yarın kendime bir ceket bakacağım”, “haftaya amca oğlunun düğünü var, şık bir takım elbise alsam fena olmaz” diye plan yapanlar değil miydi? Hiç hesapta olmayan bir anda kabir. Kendi nefsim duy. Hiç hesapta olmayan karanlık bir çukur ve zindan. Zorlu dar geçitler. Sığmak zorunda olduğum incecik iğne deliğinden dar yollardır beni nefsime böylesi düşman eden.
“Bu yazıyı okuma”
“Oofff içini bayıyor adamın bu”
“Ne karamsar, şimdi sırası mı bunları düşünmenin”
“Tamam biliyoruz da ne gerek var şimdi moral bozmaya”
“Depresyona mı girelim yani”

Bak nasıl fısıldıyor içten içe nefis. Hoşlanmıyor. Şeytanın siyam ikizi nefis. Şimdi bu yazıyı burada kessem ve Best Model of the World 2014 adaylarından bahsetsem, onların fotoğraflarını paylaşsam, ekranla aramızdaki mesafe yarıya, hatta üçte birine düşer mi düşmez mi? Benim kan düşmanım nefsim. Derin bir uykuya düçar eden nefsim.
Ve bir an gelecek  “Haydi kalk, uyan artık. Kalk ta sana sorulması gerekenleri soralım. Gelişinin manasını hayra mı, yoksa şerre mi yoralım?” diye sarsılarak uyandırılacağım gün çok yakındır. Elbette tam tersi de mümkün. Rabbin rızasını kazanarak, ehl-i sünnet bir hayat yaşayarak emaneti teslim edebilirsek, aman ya Rabbi! Aman ya Rabbi! O, ne güzel bir ölümdür. O, ölüm değil düğündür. Meleklerin ruhu teslim alırken “ Rabbin senden razı, sen Rabbinden razı olarak bedeni terk et” diyerek, bembeyaz elbiseler içerisinde, parıl parıl, nur ile gülümseyerek ve adeta insanın üzerinden bir ipek bezin kayıp gitmesi gibi alınması var. Birde tam tersi. “Rabbin gazabını kazanmış ruh, çabuk o bedeni terk et” ağır hakaretleri altında, demirlerle dövülerek, kılıç darbeleriyle ve testerelerle lime lime edilerek, binbir zorluk ve tarifi imkansız acılarla alınması var. Seçim bizim. Nasıl yaşarsanız hak ettiğiniz şekilde ölürsünüz. Bütün bunlar Kur’an-ı Kerim’de, Habib-i Zişan Efendimiz(s.a.v)’in hadislerinde bizlere çok açık ne net ifade edilmiyor mu?

Kur’an-ı Kerim’in Muhatabı Kim?

Ya hiç uyarılmasaydık? Bu da mümkündü değil miydi? O zaman ne öldüğümüzde başımıza nelerin geleceğinden, ne Rabbin varlığından, ne Allah (c.c)’ın neleri sevip nelerden hoşlanmadığından zerre kadar haberimiz olmazdı ve ölünce ebedi aleme gittiğimizde “gel bakalım buraya” diyerek hesaba çekilip pekala ceza yahut ödül ile karşı karşıya kalabilirdik öyle değil mi? Ama bunu yapmadı Cenab-ı Mevla. Sonsuz adalet ve merhamet sahibi El-Adl, Rahman ve Rahim olan Allah (c.c) değil midir? O zerre kadar haksızlık asla yapmaz. Dolayısıyla bizleri Resul’ü ve Kitabı ile uyarmış, iyiye ve güzele sevk etmiştir.

Peki, hakkıyla okuyup anlamaya çalışanların kanını donduracak muhteşemlikte, Ruh-ul Emin aracıyla, hiçbir mahlukat yokken, ilk yarattığı, yaratılmışların en mukaddesi Habib-i Zişan Efendimiz (s.a.v)’e getirilen alemlerin nuru Kur’an-ı Kerim’in hak ve son kitap olduğu bu kadar aşikarken, taşıdığı mesajlar kimedir? Yoluna canlar feda Resulullah (s.a.v) efendimize mi? Sadece Efendimiz Resulullah (s.a.v) mi mesuldür bu kitaptan? Değilse nedir üzerimizdeki bu gaflet hali? Nasıl olur da bu ayetlerden bir tanesi dahi kan damarlarımıza hakkıyla nüfuz etmez, kalplerimizi titretmez? Kur’an-ı Kerim’de bir çok yerde geçen, alemlerin Rabbi olan Allah (c.c) tarafından insanlara defaatle tekrar edilen “Hiç düşünmez misiniz?” uyarıları nasıl olur da bizi gerçek manada düşünceye sevk etmez? Allah (c.c)’a hakiki manada iman mı yoktur sinelerde? Hep bir ağızdan “Haşaaa” değil mi? Duyar gibiyim. Peki, o zaman Kur’an-ı Kerim’e mi itibar yoktur deistler gibi? Yazıyı okuyan herkes eminim “Aaa o ne biçim söz” diyor değil mi? Peki sorun ne? Sorun nerede? Allah (c.c) bizim Allah’ımız kabul ettik, Kur’an’da maşallah herkesin kitabı. Eee?? Bir gariplik yok mu?

“Evet ya Rabbi sen bizi yarattın. Sen de alemlerin Rabbisin! Ama yav sen gel bizim işimize karışma!” mı? Bu o demek değil mi?

Ben biliyorum ki nefisler inkara meyillidir. Peki, o zaman hadi birlikte biraz hayal kuralım. Ama gerçek manada lütfen. Misal; aracınla hiç bilmediğin bir yolda ilerliyorsun ve çevre yoluna çıkmak istiyorsun. Navigator sana yolu tarif ediyor. Ama sen ısrarla kendi içinden geçen hislerinin seni yönlendirdiği yoldan gidiyorsun. Bu şimdi “ sen ne anlarsın asıl yol bu yol” demek değil mi? Ya da gece evde oturuyorsun. Televizyonda da senin bayıldığın, reenkarnasyonda tıpkısının aynısının bir “level” üstü olduğun aktör/aktristin filmi oynuyor. Birden elektrikler kesiliyor ve sen elinde kumandayla kalakalıyorsun. Samimice düşünelim şimdi ama, mutlaka gözümüzde canlandıralım. Kaçımız kumandayı televizyona uzatıp açmak için power düğmesine basar? Hiçbirimiz değil mi? Peki neden? Çok basit. IQ su 25 olan insan (sanırım idiot diyorlar) dahi bilir ki elektrik yoksa televizyon açılmaz. Televizyonun elektriksiz çalışmayacağını bilir ve buna inanır. Bu çokta doğrudur. Dolayısıyla, inanmadığı bir şey için harekete geçmez. Bir farklı misal; Seyahat etmeyi çok seviyorsunuz ve aracınıza bindiniz. Şehirler arası yola çıktınız. Giderken benzin göstergesi dikkatinizden kaçtı ve hiç olmadık bir viyadükte, ıssız bir yerde benzininiz bitti ve kalakaldınız. Kaçınız motoru tamamen durmuş, yakıtsız bir aracı harekete geçirmek için vitese takıp gaz pedalına basar? Hiç değil mi? O aracın çalışacağına zerre kadar inansanız bunu yaparsınız. Araç durduğunda birkaç kez çalıştırmayı denersiniz. Ne zaman bırakırsınız? Artık çalışmayacağına tamamen inandığınızda kesinlikle harekete geçmezsiniz değil mi? Yada biraz daha farklı ama bir çoğumuz bilmediği bir şeyde fikir sahibi olmak için kullandığı, başvurduğu profesör Google. İlgilenenler mutlaka bilecektir yakın zamanda güneşe uzaklığı 43 AU olan ve 237 C sıcaklığa sahip çok şirin bir renkte Macenta gezegeni keşfedildi. Hawainin Mauna Kea yanardağının üzerinde kurulmuş bir teleskop'un keşfettiği bu gezegen pembemsi bir gaz bulutu şeklinde görülmüş. Hooop hemen profesör Google açıldı değil mi? Doğru mu söylüyor bu adam? Neden başımızın tacı annelerimize seslenmiyoruz? “Anneee ! Yeni bir gezegen keşfedilmiş diyor bu adam, doğru mu?”  Ben eminim ki bileceğine yüzde yüz inansak annelerimize yahut babalarımıza sorarız. Ya Google? O’nun yazdığı bir bilgiyi teyit eder misiniz? Asla değil mi? Vay be! Ne acı! Vallahi de billahi de tallahi de çok acı! Rabbin kelamının Google kadar güvenilirliği inanılırlığı yok. Gerçekler ve yaşantılarımız bunu göstermiyor mu? İstediğimiz kadar inkar edelim. Realite bu değil mi?

Şimdi burada müthiş bir riya yok mu? Sen Rabbimiz Allah (c.c)’sın. Kur’an’da senin kelamın amenna. İnanıyoruz. Eeee? Ne eeesi? “Yav kardeş sende çok kurcalamaaaa. Alla allaaa.. Ne yapmaya çalışıyorsun? Amacın ne? İnanıyoruz dedik kurcalama işte. Sen kendi işine baaakk.” Gerçek bu değil mi? Kesinlikle.

Toprağın Altı Yoksa Yalan mı?

Farklı bir cihetten; Bin yıllardır toprağın altına bir sevkıyat var mı? Var. Aksini söyleyen var mı? Bu dağ gibi gerçeği görürüz. Cenazelerin yanından bakar bakar geçeriz de sanki o tabutun içinde yatan uzaydan geldi, bizler bu dünyanın yangında ilk kurtarılacak demirbaşlarıyız.  O yangın çoookk büyük olacak dostlar, hemde çok ve bilesiniz ki o yangında ilk kurtaracak olan da son kurtaracak olan da yalnız ve yalnız alemlerin Rabbi olan Hayy ve Kayyum olan Allah (c.c)’dır. Bu büyük sevkıyatı görürüz de hiç üzerimize kondurmayız. Var mı kalan? Yok. Eee? Ne olacak yani “ Onu da gidince düşünürüz”mü diyoruz. Var mı bu mantığı taşıyan. Yahu arkadaş sen hiç sınava hazırlanmadan gidip “sınava girince bakarız, o zaman düşünürüz ne yapacağımızı” deyip başaran bir öğrenciye tanık oldun mu? Ben 15 sene öğrencilik hayatımda bir tane bile görmedim. Sınav salonundan içeri girdin mi iş bitmiştir. Hatta “sınava bir iki saat kala çalışmayı bırakın. O fayda vermez. Daha fena aklını karıştırır bildiklerini de unutursun” derdi deneyimli büyüklerimiz. Ne kadar benziyor değil mi? Öteki alemden pencere açıldı mı iman fayda vermez.

“Biz İsrailoğulları'nı denizden geçirdik. Ama firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere onları takip etti. Nihayet denizde boğulma hali gelince Firavun “Gerçekten İsrailoğulları'nın inandığı tanrıdan başka tanrı olmadığına bende iman ettim. Bende Müslümanlardanım” dedi. Şimdi mi iman ettin. Halbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun. (Ey Firavun) Senden sonra geleceklere ibret olman için bugün senin bedenini (cansız olarak) kurtaracağız. İşte insanlardan bir çoğu hakikaten ayetlerimizden gafildirler.” (Yunus-90/91/92)

Çok açık bir şekilde görülüyor ki son anda gelen iman zerre kadar akıbeti değiştirmiyor ve fayda sağlamıyor. Allah (c.c) mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bize bunu nasılda açık ve net açıklıyor. Neden? Dikkatli olalım ve ateşe atlamayalım diye. Kesinlikle biz ateşe atlıyoruz. Bilerek kasten. Bunun başka izahatı var mı? Ayetler ortada. Olan biten tam manasıyla içimizdeki nefsimize teslim oluyoruz, o da bizi göre göre, baka baka, bile bile nar-ı cehenneme sürüklüyor. Bilmeyen var mı? Var mı? Yok. O zaman mesele de yok.
Ben kendi nefsime çok basit, tamamı dört işlemden oluşan, ilkokul 2. Sınıf matematiği ile işlem yaptırdım. Ahir zaman ümmetinin ömrü en çok ( herhangi bir sürpriz kazaya kurban gitmezsem) 70 sene. Kaç yaşındasın? De ki 50. Kaldı 20 senen. Bunun yarısını çık. Kaldı 10 senen. Neden çıktık yarısını? Çünkü uykuda geçecek ve hiiiççç bir şey anlamayacaksın. Yaşın 30 ise kaldı 40 senen. Yarısını çık. Kaldı 20 senen ki bu da demek oluyor ki yaşadığın kadar yaşamayacaksın. Eee. Hesap ortada. Ayetler ve akıbetler de ortada. Karını zararını kim bilmez? Ben sadece soruyorum. İtham etmiyoruz maazallah . Sadece soruyorum. Karını zararını kim hesap edemez? Ve o gün gelecek dostlar. O gün gelecek ve sıcacık yatağımızdan, koltuğumuzdan, makamımızdan, giyip içerisinde salına salına caka sattığımız elbiselerimizden bizi ayıracaklar. Onlar kalacak, ama ben buz gibi toprağın altına gireceğim. Ve ilk gecem. Evet, en sevdiklerimin beni kendi elleriyle o karalık, daracık çukura indirip koyacakları ve çok kısa bir süre sonra da akıbetime terk edecekleri ilk gecem. Yavaş yavaş hava kararacak. O mezara sessizlik çökecek ve ben orada beni nelerin beklediğini hadislerin, ayetlerin ışığında az çok biliyorum. Olmayacak mı? Sen inmeyecek misin oraya? Yok, hayır diyorsan keselim bu yazıyı. Evet, ineceğiz diyorsak ki hiç kuşkusuz evet. Peki ne diyeceğiz? Ey kardeşlerim. Bana aklınızdan her acizliği her zayıflığı geçirebilir, yakıştırabilirsiniz. Başka işi gücü yok, nelerle uğraşıyor, aklını yemiş de diyebilirsiniz. Peki ne diyeceğiz? Ben ne diyeceğim orada? Açıp bakalım. Kur’an-ı Kerim’de bunları da açıkça anlatıyor bize Allah (c.c).  Bir sürü ayet ve hadis var bununla ilgili. Bilerek, bile bile, kasten yaptığımız haramlar ve yapmadığımız emirler için ne diyeceğiz? Bilmiyorduk mu? Bilmiyor muyduk? Kardeşlerim! İblisi bu kadar sevindirmek kanımıza dokunmuyor mu?

“Cehennem neredeyse öfkesinden patlayacak dağılacak gibi olur. Oraya her bir topluluk atıldıkça oranın bekçileri onlara “ Size uyarıcı bir peygamber gelmemiş miydi?” diye sorarlar  (Mulk-8)

Ne diyeceğiz? Hayır mı? Biz bilmiyorduk mu ? Allah aşkına sevgili dostlar ne diyeceğiz? Eğer Kur’an’a inanıyorsak bakın, Allah (c.c) tarafından oradakilere bu soruların birer birer sorulacağına dair önceden uyarılmıyor muyuz? Bizi önceden defalarca uyaran Rabbimize şükrümüzü eda edebiliyor muyuz?

“O günahkarların Rablerinin huzurunda başlarını öne eğecekleri “ Rabbimiz, gördük, duyduk. Şimdi bizi dünyaya geri gönder de iyi işler yapalım. Artık kesin olarak inandık” diyecekleri o anı bir görsen.” ( Secde-12)

Bakın! Nasılda Rabbimiz bize olacak olan herşeyi önceden haber veriyor.  Hiç bakıyor muyuz? Öyle bir zamanda dünyaya geldik ki yıllar ay, aylar hafta, haftalar gün, gün ise sanki bir saat gibi olmuş. Kaç kez saatin karşısına geçip saniye kadranına “ nereye? Bu acelen ne ? nereye doğru ilerliyorsun?” diye içimizde sorduk? İlerlemiyor, kelimenin tam manası ile koşuyoruz. Ben bu yazıyı kaleme alırken kendime soruyorum. Dün neredeydin ve neler yapıyordun? İşteydim, çalışıyordum, yemek yedim.. Kanıt? Dünden bu güne gelen ne? Kanıt var mı? Yok. Çok klasik bir söz vardır “ Üç günlük dünya !! “ Evet, üç günlük. Dünden gelen sadece bir rüya. Anımsama. Sanki vardı. Bu gün işte o da geçiyor. Yarın?  Hızla sona doğru koşan bir avuç ömür için değer mi? Yalana, dolana, Allah (c.c)’ın gönlünü kırmaya  bizi sevk eden ne? Bu nefis bizi ateşe sürüklüyor kardeşlerim. Vallahi billahi dur demezsek eğer sonumuz cehennemdir, ateştir.

Cehennem kütükleri !

“ Allah, ölenin ölüm zamanı gelince, ölmeyeninde uykusunda iken canlarını alır da ölümüne hükmettiği canı alır, ötekini muayyen bir vakte kadar bırakır. Şüphe yok ki bunda iyi düşünecek kavim için ibretler vardır.” ( Zümer-42)

Uyuyoruz. Acaba uyanabilecek miyiz? İşte bizi yoktan var eden Allah (c.c) durumu bize çokta berrak bir şekilde açıklıyor. Uyurken canınızı alıyorum ve geri vermeyebilirim diyor. İşte burada insanları anlamakta çok ciddi zorluklar yaşıyorum. Sabah gazetemizi alıp okuyoruz ve sizin gibi, benim gibi insanın yazdıklarına kayıtsız şartsız inanıyoruz. Televizyonu açıyoruz ve yarın hava yağışlı olacak diyor inanıyoruz. Hiç kuşku duymuyoruz. Daha da elimi bir arkadaşımız bir başkası için “ biliyor musun? Falanca şunu şunu dedi, şunu yaptı” dediğinde kayıtsız şartsız inanıyoruz. Gökyüzünde milyarlarca yıldız var dendiğinde inanıyoruz. Çok daha acısını söylemek gerekirse, Müslümanın diye iddia edenlerimizin bir çoğu her yılbaşı yaklaşırken, büyük ikramiyenin çıkma olasılığı 10 milyonda bir olmasına ki bunun literatürdeki karşılığını ben “imkansızın küpü” diye tanımlamama karşın, inanıyor ve koşarak bilet alıyor. Baktığımız her zerrede Cenab-ı Hakk kulakları ve gözleri patlatırcasına bağırırken, zerrenin dahi en küçük yapı taşı hücreyi imal edemezken insanoğlu, ne hikmetse hiçbir aklın alamayacağı cesurlukta, baktığı herşeyi müthiş bir nizam intizam içerisinde yaratan yüce yaratıcının kelimelerine kulak tıkıyor, merak edipte açıp bir kez bile okumuyor, okuyanların yüzde 99 unun da yutaklarından aşağıya ulaşmıyor. Hadi bakalım, düşünelim şimdi bu zavallı ne diyor? Evet yanlış okumadınız.

“Yok canııım. Kim? Ben mi? Ben okuyorum yahu. Bu adam diğerlerinden bahsediyor.” diyenleri görür gibiyim. Okuyorsan ve hayatında tatbik etmiyorsan Emile Zola’yı oku. Sami Paşa Zade Sezai oku. Ne bileyim ya da Cervantes oku.

Evet, Kur’an-ı Kerim’i okuyoruz. En azından buna inanmak istiyorum. Peki, dışarıda hepimizin gördüğü etini rezilce teşhir eden cehennem kütükleri, meşe palamudu kızlarımız, eşlerimiz kimin? Durun ben tahmin yürüteyim. Bunlar İblis taifesinden bir güruh tarafından Unidentified Flying Object yada bilinen adıyla UFO araçları ile yeryüzüne indirilerek sokaklarda, caddelerde, alışveriş merkezlerinde henüz güneş doğmadan senin benim göz zevkimi bozmaya programlı, bir çoğumuza nar-ı cehenneme tek yön bilet kesen maaşlı, sigortalı, sendikalı bildiğin senin benim gibi kadrolu elamanlar değil mi?

Yanına yanaş hele. Sen daha Allah demeden, İslamiyet demeden, günah demeden onlar fotoselli “Benim kalbim temiz”i patlatıveriyor. Şaka değil, sen İsla… derken henüz m yi kondurmadan sonuna, onun micro kamera devreye giriyor “Kalbim temiz” i patlatıveriyor. Oysa ki İslamköy Isparta’ya mı bağlı Burdur’a mı diyecektim. “Tabi yaa benim kalbim temiz” hazır. Bunu da hiç anlamış değilim ya neyse. Kalbim temiz. Be yavrum sırat köprüsünde turnike mi var sanıyorsun. İki görevli. Hey sen! Kalbin temiz mi? Pokemon sesli bir kız.
“Hı hı. Kalbim temiz benim. Ben çok temiz kalpliyim. Geçebilir miyim ben”
Arkadan bir başkası turnikeye gelince.
“Ama, ama benim ki ondan daha temiz”

Ha bu kadar kolay yani. Bunca Allah dostu, bunca evliya gece gündüz saf oldukları için seccadede ağlıyor, af mağfiret diliyor. Allah dostları gece yatak yüzü görmeden haybeye sabahlara kadar zikir çekip namaz kılıyor ve ağlıyor değil mi? Onlar akılsız, hiç bir şey bilmiyor, sen işin formülünü çözdün. Kalbim temiz de, tamamdır. Arasat meydanında;
“Aaa bunun kalbi temiz. Ne bekletiyorsunuz bunu burada yav. Hadi hiç vakit kaybetmeden Adn Cennetine.”
diyeceklerini sanıyorsun değil mi? Başımdan geçen ve beni çok sarsan bir anımı paylaşmak isterim. Bir gün bir ilim meclisinde sohbeti can kulağıyla dinlerken gözüm orada bulunan birkaç genç delikanlıya takıldı. Allah (c.c) kalbimi biliyor ya uzun süre imrenerek izledim ve düşüncelere daldım. Sohbet gitti kulaklarımdan, ben başka alemlere gittim o an. Baktım baktım baktım. Kılık kıyafet ehl-i sünnet. Başlar edeple önde. Zaman zaman hocalarının gözüne haya ile bakıp acaba hocamız bize bir mesaj verir mi diye yokluyorlar. Yaşları en çok 20 ila 30 arası. Yüzlerinden nur saçılıyor. Bunlarda genç değil mi? Bunlarında nefsi var değil mi? Hevesleri var değil mi? Ne yapmışlar? Allah (c.c) ve Resulullah (s.a.v) diyorlar susarken bile. Kalkarken bile. Yürüyüşleri bile Allah (c.c) diyor. O’nun emrine yürüyorlar. Resulullah (s.a.v)’in sünnet-i seniyyesine adım atıyorlar. Beni düşüncelere salan neydi biliyor musunuz? Bunlar insan mı? Bunlar insan ise ben neyim? Ben insan isem bunlar ne? Ayrımı yapın bakalım. Yaa! Öyle kolay değil bu mesele. Öyle kolay değil cennet. Öyle kolay değil Rabbin rızası. Öyle kalp temizliği falan filan fasarya. O şeytanın senin nefsini, gönlünü pışpışlaması. Hem de dik alası. Bir insanın kalbi hakiki manada temiz olsa Allah’a meyleder. Kalp Allah (c.c) evidir. Hakiki manada tertemiz olsa o, Allah (c.c) demeden asla mutmayn olamaz. Asla. Asla huzur bulamaz. 

Ben Müslüman’ım diyen adam yalan konuşamaz. Ben Müslüman’ım diyen  adam hak yemez. Kardeşinin malını yemez. Ben Müslüman’ım diyen adam Allah (c.c)’ın haram kıldığı yerde oturamaz. İnsanları kandıramaz. Onların hayalleriyle oynamaz. Öyle kolay değil Müslüman olmak. Öyle iki satır Kur’an okumaylada Müslüman olunmaz. Bir Müslüman ağzından çıkan söze sadık olur. Canı pahasına olsa dahi konuştuğunun arkasında durur. Sen Kur’an-ı ye yut istersen. Hayatına hakiki manada tatbik etmiyorsan, benim Çin Halk Cumhuriyeti milli marşını ezberlemem gibi bir şey olur. Ezberlesem ne olur ki. O ruhu taşıyor muyum? Hayır. Eeee? Boş. Müslüman hakiki manada Allah (c.c) kitabı Kur’an-ı Kerim’i hayatına hem ahlaken, hem ilmen, hem fikren, hem fiilen tatbik eden insandır. Ben Müslüman mıyım? O zaman sana bir vaadde bulunuyorsam Müslüman vaadine sadık olur. Politikacılar gibi günün iklimine göre yelken açmaz. Müslüman güvenilir olur değil mi? Kalbin temizse bu hayatının her anına yansır. Allah dostu yüzlerce sayıya ulaşmış kalabalıktaki cemaatine bakmış ve “Eyvaahhh eyvaaahh. 3 kişi bile olamadık” demiş. Ömrüne bereket olsun. Ne güzel söylemiş. 300 kişi den 3 kişi çıkmıyorsa biz bittik demektir. Hesap günü çok yakındır. Vallahi çok yakındır. O günü düşünmeliyiz. O gün çok çetin olacaktır. Ben bütün gençlerimiz için Ümmed-i Muhammed için derin endişeler içerisindeyim.

Ne olur kendimize gelelim. İblis bizi görüyor ve inanın her hareketimizde yüreği yağ bağlıyor. Çook mutlu oluyor. Oysa biz kaybediyoruz. Emin olun kaybediyoruz. Ebedi bir hayatı çok ucuza terk ediyoruz. İblise satıyoruz.

Allah’ın Resulü (S.A.V) neden evinden uzaklaştı?

Kovulmuş, sonsuza değin lanetlenmiş İblis taifesinin pek yakın ilişkide olduğu ve bu ilişkilerinde onları farkından olmadan kullanıp kışkırttığı, sosyal hayatımızın derin ve kanayan yarasıdır kadınlarımızın hali. Kimseyi tenkit etmek değil niyetim demiştim. Farkındalık tesis etmek. Kadınlarımız. Bunlar dediğim gibi UFO ile gelmiyorlar buralara. Senin benim ailemiz, akrabamız. Kadınlarımızın durumları erkeklerden çok daha vahimdir ki bunu söylememe en büyük sebep setr-i avrettir. Nedir setr-i avret? Avret yerlerini örtmek. Örtmek mi? Örtünmekte ne? Hangi asırda yaşıyoruz, insanlar uzaya gidiyor diyen kardeşlerim. Örtünmek Allah (c.c)’ın emri. Kadınlarımıza, kızlarımıza, Allah (c.c)’ın en, en ve sayısız en kadar çok ve yine bir o kadar büyük emri. Ve siz erkek kardeşlerim. Eminim biliyorsunuzdur, lakin ben yine de hatırlatayım. Kızlarımızın, kadınlarımızın örtünmesinden bizlerde hesaba çekileceğiz. Sanmayın ki onlar yanacak sadece bu sebepten. Eğer sen kızına, eşine bunu yaptırmıyorsan, vallahi sende bunun hesabını vereceksin. Örtünmek Allah (c.c)’ın en büyük emirlerinden biri. Kardeşlerim! Eğer Kur’an-ı Kerime inanıyorsak ki amenna ve saddakna. İşte kanıtı;

“Mümin kadınlara da söyle. Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünenler müstesnadır. Baş örtülerini yakalarının üzerine koysunlar. Ziynet yerlerini kendi kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, kendi erkek kardeşlerinden, kendi erkek kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, kendi kadınlarından, kölelerinden, erkeklik duygusu kalmayan hizmetçilerinden veya henüz kadınların gizli yerlerine muttali olmayan çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizleyecekleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Ey Müminler hepiniz Allah’a tövbe edin. Böylece korktuğunuzdan emin umduğunuza nail olursunuz..” ( Nur-31 )
Ve bir diğer ayette Allah (c.c) şöyle buyuruyor;

“ Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, cilbablarına sarınsınlar. Bu onların cariye olmadıklarının hür ve iffetli olduklarının bilinmesi ve onlara eziyet edilmemesi için daha uygundur. Ve Allah Ğafurdur, Rahimdir.”(Ahzap-59)
Çok dikkat edilmesi gereken nokta şudur ki bu emir “Müminlerin kadınlarına da söyle” şeklindedir. Ben Mü’min değilim diyorsak o zaman sorun yok. Muhatap biz değiliz demektir.

Artık örtünme konusunda daha ne denilir. Yoruma açık mıdır? Asla.. Alemlerin Rabbi olan, Rahim ve Kerim olan Allah (c.c) böyle emretmiştir ve konu kapanmıştır. Bunun en güzel uygulaması iki cihan serveri, yaratılanların en hayırlısı Efendimiz Hz. Resulullah (s.a.v)’ın hayatında bakın nasıl cereyan ediyor.

Resulullah (s.a.v) bir gün Hz.Aişe (r.a)’nin evine girer. Bu sırada Hz. Aişe (r.a) annemizin yanında kız kardeşi Hz. Esma (r.a) vardır. Allah’ın Resul’ü onu görünce hemen dışarı çıkar. Bunun üzerine annemiz Hz.Aişe (r.a) hemen kız kardeşine dönerek “ hemen buradan uzaklaş. Resulullah sende hoşlanmadığı bir şey gördü.”der. Hz. Esma (r.a) oradan uzaklaşınca Resulullah (s.a.v) içeri girer. Hz. Aişe (r.a) Alemlerin Sultanına “ Ya Resulullah ! Niçin az önce buradan uzaklaştın?” der. Allah’ın Resul’ü kendi elbisesinin yenini yalnızca mübarek parmakları görünecek şekilde üzerine çekerek “ Kız kardeşini görmedin mi? Mümin bir kadın işte şurasından başkasını göstermez.” buyurur. (Mecmeu’zzvaid nr4168)
Yine bir gün Sevgililer sevgilisi Habibullah (s.a.v)’ın huzuruna Hz. Ebubekir (r.a)’in kızı Hz.Esma (r.a) ince bir elbise ile girer. Bunu gören Resulullah (s.a.v) ondan hemen yüz çevirir ve şöyle buyurur;

“ Ey Esma! Şüphesiz kadın ergenlik çağına girdiğinde onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir.” buyurur. Resulullah (s.a.v) bunu söylerken mübarek yüzüne ve avuç içlerine işaret etmiştir.

Bir Kadın Etini Neden Teşhir Eder?

Ey kardeşlerim! Hiç düşünmez miyiz ki Cenab-ı Hakk en değerli şeyleri örtmüştür. En değerli mineral elmastır. Ve yerin binlerce metre altında binlerce santigrat derece ısı ve yüksek basınç altında Carbon elementinin birbirleri ile kovalent bağ yapması ile oluşur. Ve orada, ana kayacın içerisinde dört bir yanı örtülü, ışıktan havadan uzak  kaldıkça değeri artar. Açık arazide gezerken hiç elmas bulan olmuş mudur? Yine en değerli kayaçlardan granit ve andezit yerin binlerce metre altında, aynı şekilde eriyik lavların bir katman yukarıda soğuyup katılaşması ile oluşur. Yer yüzünde çıplak halde bulunan çakıl taşı mı değerlidir yoksa granit mi? Bir farklı örnekte, yerin yüzlerce metre altında, deniz canlılarının ( bitki ve hayvan vs) havadan ve ışıktan uzak, yüksek sıcaklık ve basınç altında, yüzmilyonlarca yıl kalıp, çok değişik yapıda hidro carbon zincirleri şeklinde kimyasal reaksiyona girmesi sonucunda oluşan, bugün dünyanın en değerli enerji kaynağı ham petrol değil midir? Ve o da değerini yüzmilyonlarca yıl, çok ama çok derinlerde, havadan ışıktan uzak, jeolojide örtü katmanları denilen tabakaların arasında edinmez mi?

Neden en değer verdiğimiz eşyalarımızı, takılarımızı kutularda saklarız? Dünyada elden ele dolaştıkça değerini yitirmeyen ne vardır? Neden bir teneke yığını olan otomobil bile satılırken gazetelere “ ilk sahibinden” veya “ garaj arabası” diye ilan verilir ve neden kapalı garaj arabasının değeri ticari olarak kullanılmış yahut şirkette şoförü dahi belli olmayan araçtan daha fazladır ve tercih sebebidir? Bizim kadınlarımızın, kızlarımızın bir otomobil kadar dahi kıymeti yok mudur? Binlerce insana teşhir edilirler. Neden? Allah aşkına ne olur, bir kadın bana çıkıp şu sorumu açıklasın. Bir kadın neden etini teşhir eder? Yıllardır bunu düşünürüm ama bulamam. Altın oran sayısıyla arzın merkezini birbirine bağlarım, astral seyahat ile 4. boyutu anlarım ama bunu zavallı aklım yıllardır bulamaz. Neden?

Ben Kur’an-ı Kerim’e inanmıyorum veya ciddi manada acabalarım var diyorsa birileri, onlara zaten sözüm yok. Yak dörtlüleri, geç en sol şeride, roket derim. Bitmeyen yol var mıdır? Amaa, hem Müslüman’ım diyeceksin, hem de ağzını doldura doldura “ Elhamdulillaaaahhh” diyeceksin, sonrada yaptığınla inandığın örtüşmeyecek. Oldu mu? Olur mu?

Allah aşkına dostlarım, kardeşlerim ! Çıkın sokağa bir gün, sadece 10 dakika Allah (c.c) için, Allah (c.c)’ın şer-i kanunları çerçevesinde bakın bakalım. Burası bir İslam beldesi mi? Norveç’ten, Londra’dan, Mexico City’den ne fark var? Sadece günde 5 kere okunan ezanlar dışında. Her yerde meyhane, birahane, zevkhane, kumarhane (iddia, toto, loto, at yarışı, piyango bayisi vs.), meşkhane ve affınıza sığınarak yazıyorum kerhane. Yok mu? Yok deyin beni ayıplayın. Yok mu? İslam beldesi burası, öyle mi? Dünyanın 10 farklı ülkesinden 10 aydın akademisyen getirin. Lakin uçakta gözlerini bağlayın ve nereye gittiklerini bilmesinler. Bu 10 kişiyi gözleri bağlı şekilde Taksim’e indirin ve İstiklal Caddesi’nde gözlerini açın. Sonra yine gözlerini bağlayın bağlı şekilde Sarıyer’e götürün ve gözlerini açın. 5 dakika izlesinler. Sonra yine gözlerini bağlayın ve bağlı şekilde Nişantaşı’na götürün ve orada da açın. Tekrar bağlayın ve Bostancı’ya götürün. Daha sonra Kadıköy rıhtıma. Daha sonra Bağdat Caddesi’ne. Daha sonra Bebek sahile ve sonra Tarabya sahile. Sonra sorun. Biz nasıl bir ülkedeyiz.
a-      Musevi
b-     İsevi
c-      Yezidi
d-     Süryani
e-      Şinto ( diyeceğim ama çekik gözlü değiliz, olsun onu da koyalım şıklara)
f-       İslami
g-     Sihi ( araya üç beş tane alnının ortasında kına dövmeli kadın sıkıştırırız)
h-     Hepsi
Sizce hangi şıkkı işaretlerler? Çok acı değil mi? Ve bizler artık kanıksıyoruz herşeyi. Normal geliyor değil mi? Amaaan yaa bu adam ne zırvalıyor diyenleriniz vardır eminim.

“Ya Rabbi ! Ben Bunları Tanımıyorum !”

Peki dostlar. Hani olmazda, olduğunu farz edelim. Resulullah (s.a.v) yeryüzünde olsa, yaşasa şu an. Düşünelim ama. Hakikaten. Kaçımız onu evinde misafir edebilir? Şu şehirde, sokaklarda, caddelerde yürüse ne derdi? Onun devrinde, henüz İslamiyetle şereflenmemişken yeryüzü ve insanlık, yani cahiliye devrinde, bugün olan sapıklıklar açıklıklar var mıydı? Kadınlar o devirde böylesi çıplak geziyor muydu? Nasıl ümmetiz biz? Ve hangi yüzle onun ümmetiyiz diyeceğiz mahşerde? “ Benim bir sünnetimi yapmadınız, Allah’ın bana ve benden önceki bütün Peygamberlere ve ümmetlerine farz kıldığı namazı terk ettiniz, faizi yutma yuttunuz, zina sizin için övünç kaynağı oldu, erkekler hayatına giren kadınların sayısıyla birbirine övünür oldu, toto, loto, piyango, iddia, at yarışı, it yarışı en büyük eğlenceniz oldu, bira, rakı milli içkiniz oldu, günlerce bir selat-u selam getirmediğiniz ve hatta günlerce kelime-i şehadet etmediğiniz zamanlar oldu, günlerce Allah’ı bile hatırlamadığınız oldu, maçlar, diziler, sinema filmleri, alışveriş merkezleri, cafeler hayatınızın merkezi, en büyük uğraşınız oldu, başınız bayramdan bayrama secdeye varır oldu, küfür jargonunuz, yalan en büyük lisanınız oldu, kalp kırmak meziyet, bismillah size eziyet gelir oldu. Şimdi ben sizi tanımıyorum.” Ve Rabbine nida ederek “ Ya Rabbi ! Ya Rabbiiii ! Ya Rabbiiii…. Ben bunları tanımıyorum. Bunlar benim ümmetim değil.” derseeeee..

Eyy kardeşlerim ! Allah için ne olur. Bunu derse Allah’ın Resul’ü. Bizim halimiz ne olur?? Bizi kim kurtarır? Ateş bizi ne hale sokar. Allah (c.c) bize nasıl muamele yapar?
Allah (c.c)’ın Resul’ü Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur;

“Cehennem kıpkırmızı kesilinceye değil bin yıl yakıldı. Sonra bembeyaz kesilene kadar bin yıl daha yakıldı. Daha sonra simsiyah kesilinceye kadar bin yıl daha yakıldı. O şimdi simsiyah ve kapkaranlıktır.” (Tirmizi Cehennem 8;  İbn Mace Zühd 38)

Bir başka hadis-i şerifte Resulullah (s.a.v);  “Şüphesiz kıyamet gününde cehennemliklerin azap itibarı ile en hafif olanı ayaklarının altına iki kor parçası konulan ve sıcaklığından beyni kaynayan kimsedir. O zanneder ki kendisinden daha şiddetli azap gören kimse yoktur. Halbuki o azabı en hafif olandır.” buyurmuştur. (Buhari, Rikak 51; Müslim, İman 363-364; Tirmizi, Cehennem 12)

Daha söze hacet var mı? Allah şahidim olsun ki elimde olsa, bir kişiyi İblisin arkadaşlığından kurtarmak için ciğerimi çatlatırcasına anlatırdım. Sadece Rabbimin rızasını kazanmak için. Ne mutlu onlara ki onlar için korku, elem, üzüntü yoktur.

“ 3 Kişi Bile Olamadık !”

Acı bir şekilde görüyoruz ki insanlarımızın çok çok fazlası adeta efsunlanmış, afyonlanmış şekilde inandık diyor, iman ettik diyor ama amelde zerre kadar bağdaşmıyorlar. Bu çok acı verici bir durum değil midir? Bu yekunun içinde Kur’an-ı Kerim’i okuyanlarda var. Benim sözüm sadece yoncalara değil. Başak edasıyla dolaşanlara da.

Onlara da tek sözüm Kur’an-ı Kerimden.. Bilenler bunun ne anlama geldiğini çok çok iyi anlayacaklardır hiç kuşkusuz. Ne müthiş bir cevaptır o.

“ Ey İman edenler ! Allah’a Peygamberlerine ve Peygamberlerine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı meleklerini kitaplarını peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse derin bir sapıklığa düşmüş olur.” (Nisa-136)

Dikkat ediliyor umarım ! “Ey iman edenler, iman edin”… Söylenecek fazla söze lüzum görmüyorum. Ve biliyorum, yaşıyorum diyenler eminim ne demek istediğimi çok iyi anladılar. Yok anlamak istemiyorlarsa bundan önceki 4 ayeti de okusunlar ve sonra bunu tekrar okusunlar, eminim anlayacaklardır.

Diyor ki Allah dostu en yakınındaki arkadaşlarına “ Sizin aranızdan 70 kişi gerçek manada İslamiyeti yaşasın, bu ülkede devrim olur”

Ve yine bir sabah namazında onun deniz derya sohbetini dinlemeye gelen yüzlerce ihvan’a bakıp gözlerini kapatıyor, sadece çok yakınındaki bir iki kişinin zar zor işittiği  “ Eyvaaahhh. Eyvaaahh.. 3 kişi bile olamadık !” sözcükleri dökülüyor ağzından.
Ne acı değil mi? Bir sabah namazı ve bin kişiye varacak, yüzlerce insana sadece 10 saniye kalp gözüyle bakıp durumun vahametine yanmak. Ne acı.
Okuyan kardeşlerim. Evet okuyoruz. Okuyoruz da dediğim gibi sadece akciğerlerden gelen havanın ses tellerimizin birbirine yaklaşıp uzaklaştırarak bir ses dalgası oluşturuyoruz. Hepsi bu.

İnanmak uygulamak demektir. İnsan akşam olunca kendi evi olduğuna inandığı eve gider. Sen hiç komşusunun kapısına dayanan adam gördün mü  ? İnanmak uygulamayı gerektirir. Sen hiç “yemek yemeden durabilirim, o parayı da tasarruf yaparım” diyen birini gördün mü? Yemek yemeden hayatta kalacağına inanan kaç kişi vardır? İnanmak harekete geçmektir, adım atmaktır. Ay sonunda patronunun sana maaşını vermeyeceğine canı gönülden inanırsan, sabah kalkıp işe gider misin? Hayır değil mi? Bütün bunlara katılıyorken, Hakkın Kelamı dediğin o kutsal kitabın ayetlerine neden inanmıyoruz? Sakın…Sakın inanıyoruz demeyin bana. Kendimizi kandırıyoruz. Bakalım İlah-i Huzur’da Celle Şanühu kanar mı? Sümme haşa.. Asla. Asla. Asla.

Allah (c.c)’ın Affına Güvenenler Dikkat!

İnanıyor muyuz? O zaman neden uygulamıyoruz? Neden? Bakın değerli dostlar. Son zamanlarda yazılı ve görsel medyada müthiş derecede “Rabbin merhameti sonsuzdur, zina yapanda afv olacak. Hiiçç korkma. Devam. Çal çırp, bina yap, üstüne de kaçak kat çek, malzemeciye de karşılıksız çek, Rabbin afv ve mağfireti sonsuzdur..” mod medyanı zerk ediliyor. “Aman canım ne var, ben yetim hakkı yemiyorum, hırsızlık yapmıyorum, yalan konuşmuyorum, kimsenin kuyusunu kazmıyorum, en kral Müslümandan daha düzgün yaşıyorum” safsatalarıyla kendini avutan, sayısı hiçte yadsınamayacak kadar fazla insan görüyorum. Bakın bu duruma Cenab-ı Hakk nasıl cevap veriyor.

“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının.  Ne babanın evladı ne evladın babası namına bir şey ödeyemeyeceği günden korkun. Bilin ki Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (LOKMAN-33)

Daha bundan açık bir ifade olur mu? Daha nasıl izah edilebilir durum? Açıklamaya, üzerinde yorum yapmaya gerek dahi duymuyorum. Sonsuz kere hamd-ü senalar olsun Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c)’a.

Hala bunu okuyup “ben haram yemiyorum, ben çalmıyorum çırpmıyorum, benim kalbim temiz.” diyenleri zebaniler çok güzel çırpacak  7 metre patiskanın içerisinde. Elbette ki çalmamak, haram yememek, yalan konuşmamak, güler yüzlü olmak, insanlara hayırlı, iyiliksever olmak bir Müslümanın olmazsa olmazıdır. Lakin temel taşlar olmadan bunların Allah katında zerre ehemmiyeti yoktur.

"İçinizden her kim dininden döner ve kafir olarak ölürse, işte onların dünyaya ve ahirete yönelik tüm yaptıkları boşa gidecektir. Yaptıkların iyilerin faydasını bu dünyada da öte dünyada da göremeyeceklerdir. Onlar cehennem halkıdırlar ve sonsuza kadar orada kalacaklardır.” (Bakara-217) de Cenab-ı Hakk Celle Şanühu bu durumu çok açık bir şekilde ifade etmektedir. Bununla birlikte yine;

“İnkar edenlere gelince, onların işleri engin ve ıssız bir çöldeki serap gibidir ki susayan kimse onu su zanneder. Nihayet oraya vardığında umduğundan hiçbir şey bulamaz. Fakat Allah’ı bulur. O da onun hesabını tam tamına görür. Allah hesabı çok çabuk görendir.” (Nur-39) 

ayet-i kerimede çok açıkça anlaşıldığı üzere iman etmeyenlerin yaptıkları iyiliklerin nazar-ı İlahi’de zerre kadar ehemmiyeti olmadığı anlaşılmaktadır. Kainatı yoktan var eden Allah (c.c) bu durumu çöldeki seraba benzetmesi de çok çok anlamlıdır. Çünkü insanlar çölde su olduğunu sanarak aldanır ve o istikamette doğru yolda olduğunu zannederler, buna inanırlar ama vardıklarından umduklarının zerresini orada bulamazlar. Tıpkı bu dünyada yaptıkları iyiliklerin karşılığını alacaklarını sanarak iman etmeden boş bir serabın peşinden gitmeleri gibi.

“Vallahi Cennete Gidemezsin !”

Cebinizde 500 Milyar Metical olsun. Siz bunu alıp bir markete gidin. Bakalım onunla bir kutu sakız alabiliyor musunuz. Yada bir döviz bürosuna gidin. Nafile. Ama bu para ile Mozambik’te çok şeyin sahibi olabilirsiniz. Burada o banknotlar sadece çöptür.  Hakiki manada iman etmiyorsak, yapılan iyilikler muhatabı için çok şey ifade edebilir, lakin kainatın sahibi, bizi yokken bir su damlasından var eden, muhteşem bir ahenk içinde ( hücreler, organlar vs) donatan ve yine vakti geldiğinde bizi toprak edecek olan ve yine vakti sadece kendi katında saklı dirilme günü geldiğinde diriltip bölük bölük huzuruna toplayacak olan, hesap gününün yegane sahibi olan Allah (c.c), yapılan onca hayırlı işlerin kendi katında ise hiçbir şey ifade etmeyeceğini, yapılan dünya kadar iyiliğin çölde seraba benzediğini Nur suresi 39. ayette açıkça söylemiyor mu? Söylüyor.. Peki daha neyin serhoşluğunda bu millet? Kime bu Showlar?

Demek ki ilk şart neymiş? Yani yapılanların Nazar-ı İlah-i de bir kıymet teşkil etmesi için olmazsa olmaz neymiş? İman.

“Bismillahirrahmanirrahim”
Amentübillahi ( Ya Rabbi ben iman ettim)
Ve Melaiketihi ( Meleklerine)
Ve Kütübihi ( Kitaplarına)
Ve Rusulihi (Peygamberlerine)
Velyevmilahiri (Ahiret Gününün Hak Olduğuna)
Vebilkaderi (Kadere)
Hayrihi ve Şerrihi MinAllahi Teala (Hayır ve Şerrin Allah’tan Geldiğine)
Velbağsübağdelmevti Hakkun ( Öldükten Sonra Dirileceğime)
Eşhedüenlailaheillallah ve Eşhedüenne Muhammeden Abdühu ve Resüluhu (Ben Şahitlik Ederim ki Allah’tan Başka İlah Yoktur. Ve Yine Şahitlik Ederim ki Hz.Muhammed (s.a.v) O’nun Kulu ve Resüludur)

Herkesin bildiği üzeredir değil mi bu? Evet kesinlikle. Şimdi bunu alıp beynimize 28 lik mıh ile çakacağız. Tek bir tanesine zerre kuşku duydun mu, o imanı iman değildir. Zerresini damarlarında, her hücrende, yapı taşında, kelimenin tam anlamı ile hücre çekirdeğinde hissetmiyorsan o iman iman değildir. Birini dahi dışarıda bırakamazsın. Amaaa ne dedik? Eğer iman ediyorsak. Ediyorsak eğer, zaten iş dönüyor başa yine. Uygulayacaksın. Hiç esneme payımız yok. Asla. Nasıl Kur’an-ı Kerim’in tek bir ayetine inanmayan tümden kafir ise, bu da aynen öyle. Bir maddesine kuşkun varsa, iman toz kaldırmaz. İman göz nurundan hassastır. Gözün çıkar, yedeği vardır. İman çıktı mı? Bittin! Ejderha olsan, dünyayı yesen yutsan, gün görmemiş elmasları çıkartıp fakire fukaraya yedirsen, Afrika’daki açları doyursan  asla ve asla cenneti iğne deliğinden bile göremezsin.
Sadece ve “kütübihi”yi ele alırsak ne bizim ömrümüz yeter, ne yazan kalemler yeter hakkıyla anlatmaya. Kur’an-ı Kerim’e inanıyorsak eğer, biz inandık demek yetmiyor. Hiç kimse kendini kandırmasın, buna ben de dahil. Öyle kolay değil bu mesele. İnandıysak tatbik edeceğiz. Nasıl? Herkes çok iyi biliyor, lakin işine gelmeyen İnönü oluyor hemen. Allah (c.c)’ın “Seni yaratmayacak olsaydım kainatı yaratmayacaktım” dediği Habibullah ( Allah’ın Sevgilisi ) ki hiçbir mahlukat yokken ve hatta uzay ve galaksi sistemleri dahi yokken nurundan yarattığı Efendimiz (s.a.v)  dahi günde yüz defa tövbe-i istiğfar çekerken bize ne oluyor? Ne olması gerekiyor artık dirilmek için kardeşlerim? Daha ne gerekiyor?

“Ey kızım Fatıma! Ben Muhammed’in kızıyım diyerek sakın namazını terk etme. Zira beni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki beş vakit namazını kılmadıkça asla cennete giremezsin.” (Meclisu'lEnvari'lMuhammediye)

Daha söze hacet var mı? Böylesine kutlu bir Peygamber, alemlerin rahmet sebebi, Allah (c.c)’ın sevgilim dediği bir Nebi’nin kızı dahi olsa, 5 vakit namazını eda etmeyince cennete ASLA giremeyeceğine yemin ediyor Habib-i Zişan Efendimiz (S.A.V).

Bunun üzerine ne diyecek acaba kalbi pek temiz olan muhterem insanlarımız. İnananların namaz kılmaları konusuna nasıl önemle dikkat etmeleri gerektiğini Mevla bizlere Kur’an-ı Kerim’de bir çok Ayet-i Kerime’de defalarca anlatırken, ölüm gelip bizi yakaladığında ne diyeceğiz? “Ya Rabbi, bizi dünyaya gönder sana hakiki manada kulluk nasıl yapılır gösterelim” mi? Ama bununda zerre kadar  önemi olmayan bir boş laf olduğunu Cenab-ı Hakk bize Kur’an-ı Kerim’de söylüyor. Daha neyin peşindeyiz? Zerre kurtuluşu affı yok. Namazı kılacağız.

İşte bundan sonra diğer ameller değer kazanıyor. Neymiş? Dinin direği, ana taşıyıcı kolanları 5 vakit vaktinde eda edilen namaz. Bu yoksa diğerlerinin pek bir ehemmiyeti kalmıyor. Kısacası bu konunun özeti şudur değerli dostlar. Namazın zerre kaçışı yok, esneme payı yok ve dahi zerre kadar mazereti de yok. Şu örnek sanırım bu konuda nokta olacaktır. Diyelim ki Allah muhafaza felçlisiniz. Vücudunuzda hiçbir yere hakim değilsiniz. Eğer aklınız başınızdaysa kılacaksınız. Yatakta ve göz ile. Ruh ile. Mana ile. Başka söze hacet var mı?

Sonra oruç, zekat ve diğerleri. Bunlarla birlikte ise salih ameller. İşte bundan sonra yapılan salih amellerin ecri Rabbin katındadır ve zerre kadar haksızlığa uğramaz.

“ Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz) Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.” ( BAKARA-45)
“Ancak defteri sağdan verilenler böyle değildir. Onlar cennet içerisindedir. Suçlulara “ Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir ?” diye sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler. “Biz namaz kılanlardan değildik.”  ( MÜDESSİR 39-43)

Çok dikkat edin. Bakın Allah (c.c) ne diyor Ayet-i Kerime’de; O namaz ki Allah’a saygı duymayanlara pek ağır gelen bir iştir diyor. Daha nasıl izah edeyim durumu. Ben daha nasıl anlatayım. İşe yarayacaksa kelimelere 80 takla atlatayım. Lakin ben bilirim ki anlamaya niyeti olan çoktan anlamıştır. Kulakları ve kalbi sağır olana da 12 ciltlik iman risalesi yazsam anlamaz, hatta okumaz. Ruhu onu boğar. Bu yazılanları okurken daralır, sıkılır ve hatta çok kuvvetli ihtimal bu satıra kadar dahi gelemez.

Allah c.c’ın Resulü Efendimiz S.A.V buyurdular ki “ Allah’ın en çok sevdiği amel, vaktinde kılınan namazdır.”

Rabbine Hergün 5 Kez İsyan !

Kime secde etmiyoruz değerli dostlar? Hiç düşündük mü? Kime bu gurur? Kime bu kibir? Yoo haşa demeyin. Bir kişi, kendisini yoktan var edene, yedirip içirene, kendi mülkü olan yeryüzünde serbestçe gezdirene secde etmiyorsa bunun adı sadece kibirdir, inattır, ayak diremedir. Bunu bize makul gösteren ise Şeytan’ın;

 “ Amaaan bir sürü işin var işlerini bitirince kılarsın.”    
“ Daha çok gençsin, hayat kaçmıyor ya, şöyle 50 falan olunca bi tövbe edersin kılarsın, nasılsa Allah affeder.”
“ Ne yani işi gücü bırakıp namaz mı kılayım? Aç mı kalayım?”
“Çalıştığım yerde nerede kılacağım. Kalk abdest al, yer bul, namaz kıl. Ohoo işimden olurum.”
“Bir eksiğin namaz olsun, o da olmayıversin canım ne olacak. Senin ne iyi yönlerin var.”
“ Baksana şu namaz kılanlara, her türlü pisliği yapıyorlar. Vallahi sen onlardan daha dindarsın, kalbin melek gibi.”
“Ne yani, şimdi bir tek namaz kılmıyorum diye cehennemi mi gideceğim. Bu çok saçma.”
“ Namaz kılıp onca pis işleri yapacağıma namaz olmayı versin ama dürüst olayım, mert olayım, hak yemeyeyim bana yeter”
“Bence durumu çok abartıyorlar. Din diye bir sürü hurafeleri insanlara yutturuyorlar.”

gibi sayısız, kişiye ve ruha özel tasarım, ikna edici, pek mantıklı gerekçe ve telkinleri vardır. 

Biliyor musunuz, şimdi laf tamda sıraya geliyor. Öyle Hristiyanlar var ki senden benden çok daha dürüst. Zerre kadar yalan da söylemiyor ve kimsenin hakkına hukukuna tecavüz etmiyor. Bir o kadar mert, işini çok düzgün yapan ve kimsenin malına mülküne zerre tecavüz etmeyen Yahudi yok mu? Var. Şimdi oldu mu peki? Eğer Allah (c.c)’ın rızasını kazanmak ve cennete gitmek için iyi olmak, dürüst olmak, mert olmak, yardımsever olmak yetiyorsa, senden benden onlarca kat daha yardımsever Yahudi ve Hristiyan yok mu? Var. O zaman onlarda cennete mi gidecek? Habib-i Zişan Efendimiz (s.a.v)’e inanıp tabi olmadıkça, Kur’an-ı Kerim’e iman edip hayatında tatbik etmedikçe gidemeyeceğine göre. Çözümleme çok basit. İyilik, doğruluk yetmiyor. Mesele bu kadar basit.
Peygamberler zamanı. Henüz 40’lı yaşlarda Tüccarlık yapan bir adam, sabah erkenden kalkar ve müşterilerinden alacaklarını toplamak için yola koyulur. Kapıdan çıkar çıkmaz genç  bir adam ona selam verir.
“Nereye gidiyorsun?” der.
O da “falan yere gidiyorum” der.
Genç adam tüccara “izin verirsen eğer ben  sana yol arkadaşı olmak isterim” der.
Çok fazla arkadaşı olmayan tüccar bunu kabul eder. Çünkü çok yalnızdır ve hiç doğru dürüst dostu yoktur. Birlikte yola koyulurlar. Yolda ilerlerken aralarında son derece sıcak sohbetler geçer ve derken bir köyden geçerlerken öğle ezanı okunur. Bu iki arkadaş yemeklerini yerler ve aynı hoş sohbet ile yollarına güle oynaya devam ederler.
Bir başka mezrayı aşarken ikindi ezanı okunur ve tüccar yol arkadaşına “dilersen burada biraz dinlenelim” der. Genç adam bunu kabul eder. Bir süre dinlendikten sonra yola koyulurlar ve biraz daha ilerlediklerinde bir kasabaya varırlar ve orada akşam ezanı okunur. Bu iki dost akşam yemeklerini de yerler ve bir süre dinlendikten sonra tekrar yola koyulurlar. Derken gece hayli ilerler ve yatsı ezanı okunur. Bu iki dost günün yorgunluğunu atmak için ve ertesi güne daha zinde başlamak için bir handa konaklarlar. Sabah olur iki dost tekrar yan yana gelir.
Tam yola çıkacakları esnada tüccara katılan yol arkadaşı o’na “ Seninle benim dostluğum buraya kadar. Artık bensiz yoluna devam edeceksin” der.
Buna çok üzülen tüccar “ Neden? Seni üzecek incitecek bir şey mi yaptım? Eğer anlamadan bir hatam olduysa, ne olur beni affet. Söz veriyorum bundan sonra asla seni incitecek hiçbir şey yapmayacağım” der.
Lakin adamın kararı kesindir ve ona “ Bak !! Aksine, sen beni çok memnun ettin. Ben kimim biliyor musun? “ der.
Şaşkın ve üzgün tüccar “ Hayır bilmiyorum, lakin sen çok iyi bir dostsun” der.
Bunun üzerine adam “ Ben iblisim.” der. “ Ben ki yeryüzünde ve arşı alada Allah’a secde etmedik tek karış yer bırakmadım. Ben ki bütün meleklerin vaiziydim. Ben ki binlerce yıl Allah’a sadece ve sadece ibadet ederek yaşadım. Bir kere, sadece bir kere Allah’a asi geldim ve emrine itaat etmedim. O’da beni ebediyen lanetlenmiş ve sonsuza dek cehennem ehli kıldı.” der.
Adam hayretler içerisinde adeta nefes dahi almadan yol arkadaşını dinlemektedir. Ve devam eder.
“ Sen ise çok kısacık bir günde tam 5 kere Allah’a isyan ettin. Emrine itaat etmedin. Ben vallahi de korktum. Sen çok cesursun. Ben seninle artık asla arkadaşlık yapmam.” der.

Ne acı değil mi? İblisi dahi korkutacak insanların yeryüzünde var olması ve ne enteresandır ki biz iman ettik demeleri ne acı değil mi? Ardımızda, yanımızda iblis. Sürekli ama her an, göz açıp kapayacak kadar bir zaman dahi şeytan bizi yalnız bırakmıyor. Sürekli nefsimizi kabartacak, nefsimize hoş gelecek şeyleri bize fısıldıyor. Farkında mıyız?
-       Sen iyi bir insansın, merhametlisin, onca iyiliklerin de var. Ne yani onlar boşa mı gidecek. Tabi ki hayır. Allah’ın bağışlaması çoktur. Bi tövbe edersin olur biter.
-          Daha çok gençsin. Yaşlanınca bi tövbe edersin namaza başlarsın. Haaahhh işte tamaaaamm. Neyi dert ediyorsun?
-       Baksana etrafına ne insanlar var. Senin yaptığın ne ki. Ne yani bi namaz kılmıyorsun diye cehenneme mi gideceksin?
-          Hurafe hurafe. İnsanların uydurmaları bunlar. Din diye hurafelere inanıyorlar.
-         Yav ne örtünmesi? Bu zamanda? Yok daha neler. İnsanlar senin için ne der biliyor musun? Yobaaaazz. Gericiii. Bağnaaazz. Kendine gel kendine. Saçmalama. Ne varmış kıyafetinde? Onların içi fesat. Senin kıyafetin gayet masum. Senden daha beterleri var seninki ne ki. Uzay çağındayız. Bu devirde olur mu böyle şeyler.
Daha neler neler. Şeytanın işi bu. Yeryüzündeki tek amacı işi bu. Seni Allah (c.c)’tan uzaklaştırmak. Resulullah (s.a.v) sünnetinden uzaklaştırmak. Yemek yemez o, uyumaz, dinlenmez, dalmaz, yorulmaz. Sen uyurken bile uyandığında sana neleri fısıldayacağını düşünür. Seni senden çok daha iyi tanır. İsteklerini, zevklerini, heyecanlarını, zaaflarını vallahi de senden çok daha iyi bilir.

Resulullah (s.a.v) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur; “Kocası gurbette olan (yabancı) kadınların yanına girmeyin. Zira şeytan birbirinizin içinde  vücudunuzda kanın dolaştığı gibi (kendisini hissettirmeden) dolaşır. (Tirmizi Rada 17-1172)

Bir başka hadis-i şerifinde ise Resulullah (s.a.v); “ Şeytan insanoğlunun kalbinin üzerinde tünemiş vaziyette bekler. Allah’ı zikredince siner çekilir, eğer Allah’ı zikirden gaflet ederse vesvese verir” (Buhari Tefsir Kuleuzubirabbinnas 1) buyurmuştur.

Attığımız her adım, aldığımız her nefes, konuştuğumuz her kelamda onu mu memnun ediyoruz yoksa Rabbimizi mi?

“And olsun ki biz kendilerinden önceleri de denemişken insanlar sadece “ inandık” deyince  denenmeden bırakılacaklarını mı sanırlar? Allah elbette doğruları ortaya koyacak ve elbette yalancıları da ortaya çıkartacaktır.” (ANKEBUT 2-3)

Ölüm gelip bizi uyandırmadan uyanmanın zamanı gelmedi mi? Müslümanca, Ümmetce yaşamanın zamanı gelmedi mi?

Namaz kılmayana kafir denmez. Ama  unutmayın ki kafirler namaz kılmaz.! Kime benziyorsak o’yuz. Öyle değil mi?

O zorlu yollarda, dar ve karanlık geçitlerde, bir annenin evladından kaçtığı o zor günde, insanların acı içerisinde kaçıp saklanacak yer aradığı ama boğazlarına kadar tere battığı hesap gününde, Alemlerin Rabbi olan, Gafur ve Kerim olan, Hayy ve Kayyum olan Allah (c.c) bizleri merhametiyle karşılar inşallah. Rabbimizi merhametli ve bağışlayıcı bulmak için ona sunacak amellerimiz olsun. Yine ve son kez hatırlatırım ki gerçek manada iman etmeyenlerin dünyalar dolusu kadar iyi ve hayırlı işleri de olsa bunlar Rabbin nazarında kasırgaya çıkarılmış bir kül yığını gibi olacaktır. Kasırga o kül yığınından geriye ne bırakırsa, işte gerçek manada iman etmeyenlerin dünyalar dolusu iyilikleri, hayırlı işleri de aynı külden arta kalanlar gibi olacaktır.

Rabbim rızasını kazanarak, Resulünün mahşerde gurur duyacağı, “ İşte beni görmeden bana inanan kardeşlerim, işte benim ümmetim.” diyerek kucak açacağı ümmet olmayı hepimize nasip eylesin. Amin.

“Allah şöyle buyuracaktır. Bu doğrulara doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlara içerisinde ebedi kalacakları zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur. Onlarda O’ndan razı olmuştur. İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur.” (Maide-119)